Gündüz Vassaf Söyleşisi 01/10/2011
![]() E. J. Hobsbawn, Milletler ve Milliyetçilik adlı kitabında, “Milletlerin, milliyetçiler tarafından icat edildiği” tezini savunur. Tarihi farklı bir gözle değerlendirmesiyle bilinen Gündüz Vassaf, Radikal gazetesindeki kimi yazılarını derlediği, Kimliğimi Kaybettim, Hükümsüzdür! adlı kitabında bu görüşü benimsiyor gibi. Söyleşiye, yazarın konuyla ilgili duruşunu görmemize yol açması olası bir soruyla başlayalım istedik: Sizce milletleri milliyetçiler, hadi sorumuzu biraz daha genelleştirip “kışkırtıcı” hale getirelim: Tarihi, tarihçiler mi “icat” ediyor? Ayrıca “nesnel” bir tarih yazımı olası mıdır? Her dönem, günün, zamanın ruhuna, düzenine göre kendi tarihini icat ediyor. Odaklanmak istediği bir geçmişi abartarak bizlere işte bu senin tarıhin diyor. Sovyetler Birliğinin yazdığı tarihle Vatikan’ın tarihi çok farklı. Türkiye’de cumhuriyet kurulunca koca bir Osmanlı tarihi yok sayıldı. Kadınlar kimsenin tarihinde yok. Ama İngiltere’de Quentin Skinner’ın öncülük ettiği şöyle bir tarih anlışı da var: Her dönemim vesikalarını, kitaplarını, olaylarını o dönemin bağlamı içinde anlamaya çalışmak. O dönemin ruhuyla, düşünce yapısıyla özdeşmek. Aşkın tarihini yazarken yola günümüzde aşkın tanımından yola çıkarsanız Beatles’ın şarkılarını Mısır’da firavunlara söyletmiş olursunuz. Bu bağlamda milliyeçiliğin konumu da değişti. Avrupa’da ilk icat edildiğinde şairler, düşünürler, müzisyenler bu akımın peşinde seferber oldu. Milliyetçilik Avrupa’yı ortak dil ve din bazında farklı bayraklar altında kabileleştirerek yüzyıllarca süren Hristiyanlar arası din savaşlarını sona erdirdi. Bugünden bakıldığında maliyeti pahalı oldu. Üç yüz yıl sonra, 20. Yüzyılda bu sefer de bayrakları peşinde iki dünya savaşı çıkardılar. Totalitarizm günümüzde ne gibi yüzlere büründü? Giderek içselleştiriyoruz totalitarizmi. Eskiden egemen düzenler ideolojilerini, yaşam anlayışlarını kaba, fiziki güçlerini seferber ederek bizleri itaate zorlardı. Önce işkence ardından yasaklarla, mahpusluklarla. Yeni güler yüzlü totalitarzim bizi düzenin gönüllü kurbanları yapıyor. Propagandayla, reklamlarla, şarkılarla, filmlerle, değerlerini içselleştirtiyor. Medya düzenin en güçlü silahlarından. Olimpiyatlarla ilgili görüşlerinizden yola çıkarak, olimpiyatlar için silahsız savaşın simgelerinden olduğunu ileri sürebilir miyiz? Evet! Olimpiyatlar milliyetçiliğin bayrak yarışı. Sovyetlerle ABD arası soğuk savaş döneminde iki sistemin ideolojilerinin çarpıştığı, altın madalya uğruna yarışan gençlerin alet edildiği bir alandı. Hindistan’ın bu tuzağa düşmemesi bana hep ilginç, araştırılması gereken bir konu olarak gelir. Düşünün bir milyara yakın nüfusu var. İsterlerse başka ülkelere nal toplattırırlar. Ama onları bu bayrakların rekabet ortamında göremezsiniz. Ülkenin para birimi rupee de belki 20 küsur dil var. Milliyetçi akımlar azdırılsa belki iki yüz ayrı ulus devlet çıkar Hindistan’dan. Başlarındaki en büyük sorun İngiliz emperyalizmin böl yönet politikasıyla yapay bir devlet olan Pakistan’ın da kurulmasına da yol açan Müslümanlarla Hindular arası dini çatışmalar. Geç uluslaşmış bu ülke, neden “ulusal kimliği” üzerine tartışılmasına pek izin vermez? Yeni aşıkların “Sen kırmızı mı seviyorsun, ben de” diyerekten aitliğin ancak tıpatap benzeşerek mümkün olduğuna inanmaları, benzeşmemeyi aşklarına ihanet saymaları gibi. Özetle genç bir ülke kendisine güveni olmadığından sımsıkı sarılır kimliğine. Biraz safça olacak ama gene de sormak isterim: “Uluslararası dünyada”, İran’a yapılanla Suudi Arabistan’a yapılan muamele arasındaki fark neden kaynaklanır? Kitabınızda belirttiğiniz gibi; İran, her çağdaş cumhuriyette olması gereken bağımsız seçimler, yargı vs. modeline göre kurulmuşken. Çıkar ve çifte standart. Suudiler her yıl milyarla dolarlık silah alımı yapıyor İngiltere ve ABD’den. “Doğallığımızdan uzaklaştıkça ikiyüzlü oluyoruz” diyorsunuz. İnsanın “doğallığı” diye bir kategori olabilir mi yoksa bütünüyle toplumsal bir varlık mıdır insan? Çok güzel bir soru. Doğal kelimesini müsrif bir şekilde heryerde kullanıyoruz. Yoksa doğanın kendisi de değişken, biz de. Tek doğal olan değişkenlik aslında. Benim demek istediğim daha çok kendiliğindenlik. Toplum ise bizden tersini bekliyor, normlarına uymamızı, uyum sağlamamızı istiyor. O kadar ki bir işçi, memur, karnı acıktığı zaman yemek bile yiyemiyor. Öğlen saat 12’yi, paydos saatini beklemesi icab ediyor. Hakan Bıçakcı Söyleşisi 12/22/2010
![]() Todorov, Fantastik adlı eserinde, fantastik metinleri fantastik kılan özelliğin, metinden okura geçen bir kararsızlık deneyimi olduğunu söyler. Anlatılanlar, bildiğimiz gerçekliğin yasalarıyla açıklanabilir mi? Yoksa büsbütün başka bir gerçeklik alanına mı aittir? Fantastik, bu soruları yanıtlamada düşülen kararsızlığa kadar sürer. Eğer birinci soruya kolayca “Evet” yanıtı veriliyorsa, okuduğumuz metin başka bir türe, Todorov’un “saf tekinsiz” olarak adlandırdığı türe aittir. İkinci soruya verilen “Evet” yanıtı ise bizi başka bir türe, “saf olağanüstü”nün alanına götürür. Aralarında iki kategori daha bulunur; tekinsiz fantastik ve olağanüstü fantastik. Bu tanım doğrultusunda, Hakan Bıçakcı’nın son romanı “Karanlık Oda”nın fantastiğe yaklaşan tekinsizin sınırlarında yer aldığını belirlemek olası. Anlatıyı “tekinsiz fantastiğe” yaklaştıran salınım, 19. sayfada yer alan, “Rüyanın başlangıcını anlatayım mı?” cümlesiyle başlar. (Acaba anlatıcının sesi mi? Yoksa garsonun sesi mi?) Bu noktadan sonra yazar, fotoğrafçı kahramanını -tanısal düzlemde kesin olmayan- bir şizofrene dönüştürerek anlatıcının gerçeklikle ilişiğini istediği an koparma, üstelik bunu yaparken okurunu inandırabilme özgürlüğü kazanır… Sonrasında okur, “Gerçek mi, değil mi?” ve “Sonra ne olacak?” sorularını sormaya başlar –ki bu sorular başarılı yapıtın bir solukta okunmasının ardındaki önemli nedenlerden. “Karanlık Oda” üzerine Hakan Bıçakcı ile söyleştik: Romanda gerçek dışı bir alana gönderme yapan benzetme sayısı yalnızca üç: “konuşabilen dev bir karga gibi, belden aşağısı olmayan hortlak, eski zamanlardan kalma uyuşuk bir hayalet gibi.” Bunları sınırlı tutmanızın nedenleri nelerdir? Yazdıklarımda gerçek dışı öğelere özellikle yer vermiyorum. Bu bir tür kural… O üç örnek de gerçek dışı sayılmaz. Anlatıcının hayal gücünün ürünü olan benzetme sanatı örnekleri sadece. Sonlarına “gibi” eklenerek öyle olmadıkları belirtilen ayrıntılar. Rüya bölümlerini ayrı tutarsak, romanda tamamen gerçek nesnelere, ortamlara, canlılara ve durumlara yer veriyorum. Ancak onların yerleriyle, zamanlarıyla, aralarındaki neden sonuç ilişkileriyle oynamayı deniyorum. Tek başına mantıklı olan şeyleri gündelik bağlamından kopararak mantığı sarsılacak bir akış içinde yeniden yorumlamaya çalışıyorum. Gerilim atmosferini gündelik ayrıntılarla kurmaya çalışıyorum yani. Böylesi daha fantastik ve kaçışsız bir yapı bence. Kurguyu, merak unsurunun kullanarak zamanda kırılmalar yaratmak olarak tanımlarsak; Karanlık Oda’nın ne çizgisel ne de döngüsel bir kurgusu var diyebilir miyiz? Sarmal bir kurguya sahip sanki; şimdiki zaman, geçmiş zaman, şimdiki zaman, yeniden geçmiş gibi… Ancak, bu kurgu içinde anımsanan (“yinelenen”) geçmiş ve şimdi, eskisiyle hiçbir zaman bir ve aynı değil. Karanlık Oda’da bir roman kahramanın başından geçenleri okumuyoruz. Anlatıcının yaşadıklarının, hayal ettiklerinin, kaçındıklarının paralel hayatlar gibi birbirine karıştığı bir yapı var. Bir noktadan sonra hayaller, gerçekler, rüyalar ve kabuslar birbirine karışıyor. Çünkü bir insanın kafasının sadece yaşadıklarıyla meşgul olmadığını düşünüyorum. Hayalini kurduğu, başına gelmesinden korktuğu olaylar da en az yaşadığı olaylar kadar gerçek olabiliyor bir insanın zihninde. Romanın kurgusu, ritmi ve fantastiklik anlayışı bunun üzerine kurulu. Üç bölümden oluşan romanın günümüzde geçen birinci ve üçüncü bölümlerinde sürreal bir hava var. Geçmişi anlatan ikinci bölümse gerçekçi bir atmosfere sahip… Ancak bu genel yapıyı kurduktan sonra bazı istisnai ayrıntılarla bilinçli olarak bozmayı denedim. Romanın çizgisel veya döngüsel bir kurgusu yok. Ancak kahramanın belirli takıntıları etrafında dönen döngüsel bir atmosferi var. “Fotoğraf, gerçeğin bozulmuş halidir!” sözüne, Karanlık Oda’yı düşünerek, “Gerçek de fotoğrafın bozulmuş halidir o halde!” sözünü ekleyebilir miyiz? Fotoğraf gerçeği temsil ediyor. Yaşanan anları olduğu gibi koruma, belgeleme, ölümsüzleştirme iddiasında. Romanın yapısı ve karakterin zihni ise aksine gerçekliği sorguluyor, bozuyor, parçalıyor. Gerçeği elinde tutamayanın bir fotoğrafçı olması ironik bir durum. Üçüncü romanım Boş Zaman’da hafızasını kaybeden de bir tarih hocasıydı. Burada da benzer bir espri var. Tabii burada fotoğrafçılık sadece ironik bir tat değil. Romanın tüm dokusunu, anlatım tarzını ve arka planını şekillendiren bir araç… Gerçeğe odaklanamamanın getirdiği yabancılaşma hissi, zihindeki fotoğrafların net çıkmaması Karanlık Oda’nın temel meselesi. Kitabın isminden kapak görseline kadar hissediliyor zaten bu. Reklam çekimi sırasında Yasin’in yaşadıklarını okurken gülmeden edemedim. Sanırım İstanbul, içine aldığı çoğu insanın düşlerini öğüten iri bir değirmen. Ne dersiniz? İstanbul’un içine aldığı gençlere yaptıklarını makro ölçekte incelemek beni aşar. Ama romanın anlatıcısı ve figüranı diyebileceğimiz Yasin için “değirmen” benzetmesi yerinde. Tüketimi artırmak için türlü taklalar atan AVM’lerle ilgili incelikli gözlemlerinizi okumak çok eğlendirici. Yakınınızda, “içeriden” birileri mi var? Var tabii. Hepimizin var. İstanbul kocaman bir alışveriş merkezine dönüşüyor yavaş yavaş. Şehri çirkinleştiren, bireyi pasifize eden yerler olarak görüyorum alışveriş merkezlerini. Dükkanların, “AVM” denen depolara toplanacağına sokaklara yayılmasını daha iç açıcı buluyorum. Yazarken, adını verebileceğim tek bir alışveriş merkezini düşünmedim. Bildiğim tüm alışveriş merkezlerinin en sevimsiz yönlerini kafamda birleştirmeye çalıştım. Akmerkez’in labirentimsi yapısı, Metrocity’nin müzikal polisleri gibi ortalıkta dolanan güvenlik görevlileri, Cevahir’in huzursuzluk veren büyüklüğü, City’s’in bir kuyuyu andıran klostrofobisi, İstinyePark’ın çorak manzaralara bakan ürkütücü yangın merdivenleri, Kanyon’un misafirlerini hoş tutmak için düzenlediği etkinlikleri vs… Bundan sonra yazmayı düşündüğünüz kitapla ilgili genel bir bilgi verir misiniz; türü, önermesi ne olacak örneğin? Gerçekten bilmiyorum. Üç senedir uğraştığım Karanlık Oda daha yeni bitti. Yeni bir kitabım çıkınca bir daha hiçbir şey yazamayacakmışım gibi hissediyorum. Sonra bu his geçiyor. Ancak şimdiye kadar yazdıklarıma bakınca her kitapta farklı türler denediğimi, bambaşka konulara el attığımı söyleyemem. Sanırım bu sularda, bu karanlık sularda kalacağım bir süre daha… Teşekkürler. Ben teşekkür ederim. Ölü Canlar 10/27/2010
![]() “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık!” Bu cümleyle Dostoyevski, memur Akaki Akakiyeviç'in hikâyesinin anlatıldığı Palto adlı öyküye göndermede bulunarak Rus ve dünya edebiyatında önemli yer tutan gerçekçilik akımının köklerini Gogol’e dayandırır. Bir manik-depresif olan Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852) ilk atağı geçirdiği 31 yaşından sonra dönemin tedavi yöntemleri nedeniyle büyük acılar çekti ve birkaç kez intiharın eşiğinden döndü. Ukrayna’da orta halli toprak sahibi bir ailede dünyaya gelen Gogol, Ölü Canlar’da 1861 yılında çıkartılan serflerin azat edilmesi yasası· öncesi döneme odaklanır. Bu dönem, Rus aristokrasisinin çoğunun lüks mallara ve yurt dışı harcamalara düşkünlük gösterdiği, çürümenin kol gezdiği; köylülerinse toprağa ‘güçlü duygularla’ bağlı olduğu bir dönemdir. İşte kahramanımız Pavel İvanoviç Çiçikov feodal ilişkilerin egemen olduğu böylesi bir anda boy gösterir. Hem de ne boy gösterme! Bir zamanların masa şefi Çiçikov’la birlikte köylere, kasabalara, kentlere ve özellikle çiftliklere girip çıkar, dönemin Rusya’sındaki çarpıklıkları yansıtan ‘gülünç’ yaşamlara tanık oluruz. Kitabın hemen girişinde “Yazardan Okura” başlığı altında kahramanı Çiçikov’la ilgili bir cümle, Gogol’ün romanı kaleme alırken aklında dönüp duran niyeti olanca çıplaklığıyla yansıtacak güçtedir: “Rus insanının eksiklerini, ayıplarını göstermek için yazdım onu; yoksa üstünlüklerini, erdemlerini göstermek için değil.” (s. 1) Böyle dolandırıcı görülmemiştir! Ölü Canlar, adına ‘can’ denen serflerle ilgili dönen dolapların bir hicvi… Pavel İvanoviç Çiçikov kendini danışman ve toprak sahibi olarak tanıtan bir dolandırıcıdır. Bir süre gümrük dairesinde çalışan, kaçakçılarla iş gördüğü anlaşılınca işten atılan Çiçikov, insanların hoşuna gidecek sözcükleri bir araya getirmek gibi bir ‘hünere’ sahiptir. Zaten bu özelliği sayesinde gittiği her kentte valiye varıncaya kadar herkesle rahatlıkla görüşebilecek, üstelik tümünün saygısını kazanabilecektir. Yaptığı ‘iş’ yasal bir boşluğu kullanarak, memurları arasında yolsuzluğun kol gezdiği devleti ‘yolmak’ biçiminde özetlenebilir: İki nüfus sayımı arasında ölmüş canları -sağ göstererek- satın alıp maliyeye rehin vererek can başına iki yüz ruble kırmak! Bunun için Rusya’yı gezip çiftlik sahiplerinden ölü can toplayacaktır. İşte komedinin başladığı yer burasıdır; kimi çiftlik sahibi bu ‘alışveriş’e yanaşmaz, kimiyle ölü canlar için sıkı bir pazarlığa tutuşur. Serüven boyu her toplumsal katmandan insanı ayrıntıyla betimleyen Gogol’ün kahramanı Çiçikov ölü can almak için uşağı ve arabacısıyla N iline gittiğinde, çevrenin güvenini kazanması kestirilebileceği gibi güç olmayacaktır. Tam bir fırsatçıdır o: Karşısına çıkan herkesle sohbet edip çiftlik sahipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler toplayarak ölü canları satın aldığını gösterir belgeleri ünlü maun sandığına tıkıştırmak için can atar. Aslında yapılan ‘alışveriş’ çiftlik sahipleri için de karlıdır; ne de olsa toprağın altında çürüyen köylüleri para etmektedir! Çiftlik sahiplerinin kurnaz Çiçikov’un sıra dışı önerisi karşısında takındıkları tutumun, mizah duygusunu ‘diri’ tutan en önemli unsur olduğu romanda kırılma anına küçük bir soruyla ilerleriz: Peki ama topladığı canları ne yapacaktır Çiçikov? Çiftlik sahipleri için belirsizliğini koruyan bu soruya verilen yanıtlar çok çeşitli ama tümü de gülünçtür: Yaşayan insanlardan söz ediliyormuş gibi, biri, “Güney illeri topraklarının çok verimli olduğu bir gerçek, ne var ki su olmadı mı Çiçikov’un köylüleri ne yapacak? Çünkü hiç nehir yok topraklarında” derken, bir diğeri, “İnsanların yer değiştirmeleri çok daha önemli bir sorun bence.” diyecektir. (s.185) Gogol’ün -romanda çokça yer alan- örtülü bir ironiyle sırıttığı bu bölümle birlikte Çiçikov için sonun başlangıcına; Vali’nin düzenlediği baloya doğru yol alırız. Adı milyonere çıkan ve Vali’nin kızıyla evleneceği söylentisi yayılan Çiçikov’a ciddi ciddi kur yapan kent kadınlarının ondan uzaklaşmaları uzun sürmeyecektir; çünkü Çiçikov ölçüsüz denebilecek kadar küçümser davranışlar içine girmiştir. İşte o sırada salona, kendisi de ufak çaplı bir palavracı olan ve belki de bu yüzden Çiçikov’un asıl yüzünü gören ama bunu ‘safça’ kabul eden Nozdrev girer. Çiçikov’la sohbet eden Vali’ye yönelip konuşmaya başlayınca Nozdrev’in ağzından çıkanlar kahramanımızı adeta bozguna uğratacaktır: “Siz onu bilmezsiniz ekselansları! Ölüleri satın alır bu adam! Yemin ederim! Dinle Çiçikov! Sen var ya sen… Bak, dostça söylüyorum sana… Burada hepimiz dostunuz senin, bak ekselansları da burada… seni asmalı, gerçekten asmalı!” (s. 206) Bu olaydan sonra K kentinin ileri gelenleri Çiçikov’un kim olduğunu tartışır dururlar… Gogol ilkinden farklı olarak olumlu tiplerle doldurduğu Ölü Canlar’ın II. Cildini geçirdiği bir atak sırasında ne yazık ki ateşe atmıştır. Başka başarılı işlerinden de tanıdığımız Mazlum Beyhan’ın özenli bir çeviriyle Türkçeleştirdiği Ölü Canlar’da, yanmaktan kurtarılan bazı ikinci cilt sayfaları da yer alıyor. Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi’nden -nitelikli bir baskıyla- çıkan bu yapıt kaçırılmamalı. · bk. Rusya’nın Endüstrileşmesi 1700-1914, M. E. Falcus, V yayınları. Melike Uzun Söyleşisi 10/14/2010
Cumhuriyet Kitap ![]() Uzun süren çalışmadan sonra ortaya çıkan ilk öykü kitabından dolayı kutluyorum seni. Öykülerde tematik bir bütünlük var gibi görünüyor. Kitabı oluştururken dikkat ettin mi buna? Ayrıca öyküleri seçerken aklında dönüp dolaşan niyetler nelerdi? Teşekkür ederim Emrah. Evet, tematik bütünlük olduğu söylenebilir. Aslına bakarsan bu, önceden planlanmış, öykülerin yazılma aşamasında gözetilmiş bir durum değil. İçimden geldiği gibi, yüreğimin orta yerinde koca bir kaya gibi ağırlık yaratan ne varsa, belki de birazcık olsun yeğniliğe kavuşmak için 2007’den beri düzenli yazıyorum. Yüreğimin orta yerindeki kayanın ne olduğunu soracak olursan hoyratlık, kötülük ve acı derdim, bir de sanırım ne kadar uzak kalmak istesek de yanı başımızda duran trajedi, bazen de başımıza getirilen, bile bile, göz göre göre gelen trajedi… Sivas gibi, Hayata Dönüş Operasyonu gibi… Yazma düşüncesi çocukluğumdan beri beni bırakmasa da Hayata Dönüş gibi işaret ettiği gösterilenle ironik biçimde çelişen, televizyonlarda herkese canlı canlı izlettirilen vahşet diyelim, başlangıç noktasıdır bende. Sonra öyküler biriktikten sonra, şunun ayrımına vardım, derdim neyle ilgili olursa olsun bir “kadınlık” algısının içinden bakıyorum olan bitene. İşte, sanırım tematik bütünlük burda ortaya çıkıyor. Yaşamın olanca canlılığı, neşesi, hayhuyu içinde kaçamadığımız trajedilerin, asla yalnızca kadına ait olmayan, kadına, erkeğe, çocuğa ilişkin trajedilerin, “kadınlık” durumu üzerinden aktarılması… Öykülerin bu çerçevede bir “derdi” anlatmaya yönelik olması seçimimde etkili olmuştur sanırım. Neden “Ateş Öyküleri”? Dosyanın iki adı vardı. “Kadınlar Kanayınca Öyküler Büyür” ve bilindiği şekliyle “Ateş Öyküleri” Bu adlardan hangisini seçmem gerektiği konusunda iki ustaya danıştım öncelikle. Bunu açık yüreklilikle belirtip yardımlarından dolayı onlara teşekkür etmeliyim. “Ateş” kapsayıcı bir imge bence. Hem toplum hem de bireyle bağdaştırılabilir. Özellikle bizim ülkemizde 93’ten bu yana kendinden olmayana, kendisi gibi yaşamayana, düşünmeyene yaşam hakkı tanımamayı, insanlıktan çıkmayı çağrıştırıyor. Bireysel olanı bundan ayırabilir miyiz? Kadınla erkek, anneyle çocuk, arkadaş, kardeş, komşu, akraba ilişkileri bu insanlıktan çıkma halinden payını almamış mıdır? Almıştır bence. Herkes bir şeyleri ateşe verme derdinde. Herkesin yaşamı salt kendi bedenine kapanmış, diğerine el uzatmak, ona ait olan değerleri görmek, kabullenmek bir yana, yok etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Öykülerden sızan ruh halinden de anlayacağın üzere pek de öyle umudu işaret etmiyor “ateş”. Daha çok yok olmaya, yok etmeye ilişkin. Işık verme, aydınlatma, sıcaklık çağrışımlarından uzak, cehenneme yakın duran, cehennemin içinden bir sözcük benim için. Öyküde beni ilgilendiren, Sait Faik’ten beri alışılageldiği üzere yaşamın küçük ayrıntılarından yüzümüze vuran yaşama sevinci değil de bu sevincin oluşumuna olanak vermeyen ya da bu sevinci boğan, yok eden ilişkiler yumağı… Ateş, bu yok edişin öznesi olarak bir simge. Bir de şöyle de düşünülebilir, öykülerdeki kadınlar da onlara verili olanı, onlar adına başkaları tarafından kurulanı yıkma gücüne sahipler, ya da buna güç demeyelim de yıkma isteğine, başkaları tarafından kurulanın yerine kendi istediklerini koyma, bunun için eyleme geçme cesaretindeler. Bu cesaret “gemileri yakma” gücünü gerektirir. Nerden baksanız ateş imgesi çıkıyor altından. Kitabın ilk öykülerinde tüm kadınları delirten, anlatıcıyı yazmaya iten, Sumru’yla ilgili iki öyküde kahramanı dingin ruh halinden depresif, histerik bir kadına dönüştüren, “Bok Çukurunda Şiir”de Hikmet’i şiir yazmaktan alıkoyan acıyı, sözünü ettiğin bu ilişkiler yumağına dayandırıyorsun sanırım. Hiç umut olmayacak mı öykülerinde, böyle mi sürdüreceksin? Umut anlamakla başlar ve görmekle. Umut olabilmesi için önce ters giden bir şeylerin olduğunu anlamak, görmek ve itiraf etmek gerekir. Benim yaptığım itiraf etmek diyelim. İşim, asla yalnızca yaşamdaki güzellikleri anlatmak olamaz. Güzelliği görüyorsanız, buluyorsanız yaşarsınız zaten. Aslolan cilalanmış görüntüler ardındaki kötülüğü anlatmakta. Senin romanında umut var mıydı, diye sormak isterim. Senin bakışının da, en azından “Köpek Adamlar”dan yola çıkarak, farklı olduğunu düşünmüyorum. Ancak beni şu hayran bırakır ki geçenlerde böyle bir kitap okudum: Kötülüğün içinden iyi bir yaşam önerisi sunmak. Zor başarılacak bir şey. Sözünü ettiğim kitap, bu yıl Yunus Nadi öykü ödülünü alan Ayşegül Çelik’in “Kağıt Gemiler” i. Okuduğumda çarptı beni. Toplumda ayrıksı, dışlanır olma, acı çekme halinden birbirimizi gerçekten severek kurtulabileceğimizi ve bunu yapabilecek gücümüz olduğunu vurgulayan harika öyküler. En başta, masal diyor anlattıklarına yazar, dileklerim gerçeğe dönüşür mü, kaygısını başta koyuyor ortaya böylece. Ama acıya, dışlanmaya karşı açık biçimde dayanışmayı, birlikteliği öneriyor. Benim yapmadığım budur işte. Çıkış ve öneri bulamazsın öykülerimde. Bundan sonraki yazdıklarımda umudun olup olmayacağı sorusuna gelince… Kağıdın ya da bilgisayarın başına geçtiğimde umutlu bir şeyler anlatayım, diye bir kaygım asla olmayacak. Ancak romanın pek değil de; şiir ve öykünün yazarın kişisel tarihiyle çakıştığını düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında hiçbir yazarın öykülerine, ne zaman, hangi duygu halinin sineceğini bilemezsiniz. Yaşam kadar şaşırtıcıdır öykü ve şiir. Umut olur mu olmaz mı bundan sonraki öykülerimde, bilinmez bu açıdan. Sıralamayı neye göre yaptığını öğrenebilir miyim? Bütünüyle öznel bir seçim, sezgisel diyelim daha doğrusu, kırk kez değiştirdim sıralamayı. Tuhaf bir şey ama son öyküden bir önceki “Bok Çukurunda Şiir” arka sayfalarda kalmasına karşın özeldir benim için. Hikayesi olan öyküler yazıyorsun. Öykü anlayışının bir yansıması mı bu tercih? Hikayeyle sözünü ettiğin, giriş - gelişme -sonuç süreci belirgin olaylar ve düğümün vurgulanması, sonunda da çözülmesi ise, bunun, öyküde zorunlu olduğunu düşünmüyorum. Aslolan , durum ve “an”dır, öyküyü öykü yapan budur. Öyküde düğüm geliştirmek zorunda değildir yazar. Anlatmak istediğim hikayeyle ortaya çıkan ruh hali ve durumlardır daha çok, yani şunu demek istiyorum, öykülerde bir hikaye anlatılıyorsa da vurgulanan her zaman duygu durumlarıdır… Özel görüşmelerimizden öyküyü sürdürme isteğinde olduğunu biliyorum, gene de sormak istiyorum: “Roman gibi ölçeği farklı bir türde kendini denemeyi düşünür müsün?” İstersen buna, öyküyü sürdürme kararlılığı diyelim. Edebiyata öyküyle başlayan yazarların yazı yaşamlarını romanla sürdüreceği düşüncesi neredeyse bir kural gibi benimsenmiş sanki. Ortada olgular durunca kurallar kendini dayatıyor sanırım. Bir yazar elbetteki birden fazla türde yapıt yaratabilir, bunu başarıyla yapmış çok yazar var. Ancak, öyküden sonra roman yazılır, yargısında iki etkenin rol oynadığını düşünüyorum. Birincisi öyküyü kalem alıştırma gibi, sonradan üretileceklerin bir taslağı olarak görme eğilimi, bu açıkça dile getirilsin ya da getirilmesin, var böyle bir anlayış. Ancak bu, gerçek edebiyatı, edebiyat geleneğini bilenler için kabul edilemez bir durum. İkinci etken şu: “yazar”dan sayılmak için illa ki de roman türünde yapıt üretmek gerekir. Rüzgar ordan esiyor çünkü son yıllarda. Benim gibi “yazar” olmak ya da “yazar” sayılmaktan çok “yazmak” kaygısındaki bir insan için böyle bir psikolojik durum da söz konusu değil doğal olarak. Bir de roman türüne şimdilik yaklaşmak istemememin çok kişisel nedenleri de var. Romanı yazar yapar gerçekten, öykü ise yazan kişiye dayatır kendini. Bu açıdan roman ciddi bir disiplini gerektirir, çalışma saatleri ve yazdığını düşünerek zaman geçirme anlamında. Bense uyurum, bir şey dürter beni sabaha karşı kalkar yazarım, çok da disipline dayanmaz yani çalışmam. Para kazanmak için yapmak zorunda olduğunuz bir iş, küçük bir oğlunuz varsa, üstüne üstlük, duyguları, davranışları dağınık biriyseniz ister istemez böyledir bu. Ancak, yalnızca yazacağım, her gün on saat masa başında okuyup yazarak geçirebileceğim bir yaşamı düşlemiyor değilim. Bu düşüm gerçek olursa işte o zaman bu sorunun yanıtı da değişebilir mi bilmiyorum. Neden öykülerdeki kadın-erkek ilişkileri epey gerilimli? Sanatın öteden beri beslendiği kaynaktır kadın erkek ilişkileri. Kim ne derse desin, her bireyi oluşturan kişisel tarihin yapı taşıdır bu ilişkiler. Bizi oluşturan en önemli unsurlardan biri. Oidipus’tan Medea’dan beri böyledir bu. Yine en eski tarihlerden beri kadın ve erkeğin ilişkisi yaşanan toplumsal değişim, dönüşüm, çalkantıların yansıması olarak şekillenmiştir. Her ilişki çok özgün olsa da her ilişki çok da birbirine benzer bu yönüyle, kadın ve erkek arasında mücadeleden, iktidar ilişkilerinden bağımsız, eşit, salt sevgi ve sevecenliğe dayanan birliktelikler zordur, çünkü iki kişi tek başına yaşamaz aralarında olan biteni, koca bir dünya vardır kurulan iki kişilik alışverişte… Bu yönüyle öykülerdeki kadın erkek ilişkileri, seksen dönemi çocuğu olduğuma göre, seksenden sonra dünyada olan biten ne kadar gerilim varsa taşır bünyesinde. Bencillik, yeni bir dünya umudundan, hümanizmden uzak olma, birlikteliği hep tüketme, alma ve sahiplenme üzerine kurma, yıkma, uyum sağlayamama… Biraz önce konuştuğumuz “umutsuzluk” konusundan apayrı bir şey değil bu aslında. “Kafadaki Film” adlı öyküde heyecan verici bir gerilim var. Bu tür metinler üretmeyi düşünüyor musun? Aslına bakarsan ordaki gerilim de öykünün kuruluşundan değil, Levent’in, erkek kahramanın, içinde olan biten gerilimden kaynaklanıyor bence. Rahatsız ve tedirgin bir karakter Levent, kuruntulu… Öyküdeki, bunun gerilimi bence… Onun dışında sen de biliyorsun ki biraz önce de söylediğim gibi öyküye bir merak unsuru katayım diye bir kaygım olmadı hiçbir zaman, olmayacak da… Kitabı bitirince içimden, “Ne çabuk bitti!” dedim. Umarım devamı gelir. Teşekkür ederim. Umarım diyorum ben de… Ama benim için okumak yazmak kadar önemli. O yüzden ben de senin ve sevdiğim bütün yazarların yeni kitaplarını merak ve heyecanla bekliyorum. Ateş Öyküleri/ Melike Uzun, Kanguru Yayınları, 112 s, Mayıs 2010. Söyleşi fotoğrafları için Elçin Polat'a teşekkürler... Ağaoğlu Mesih mi? (Bir Reklamı Kazıdıkça) 08/02/2009
Son günlerde, lüks ötesi otomobiller ve kızı yaşındaki güzel kadınlarla basında gözükmeyi tercih eden Ali Ağaoğlu’nun sahibi olduğu inşaat şirketinin ilanlarının ülkenin en çok satan gazetelerinin birinci sayfalarını süslemesi çokça tartışılıyor. Ancak nedense tartışma konusu yapılan, ilanın yalnızca bir yönü: O da, Türkçe’de “tavır” olarak okunan, İngilizce’de “kule” anlamına gelen “tower” sözcüğü kullanılarak, Ağaoğlu’nun vergi rekortmenleri arasındaki yerini sorgulayan bir medya grubuna inceden inceye “tavır” gösterip göstermediği. Peki ama “tower”ı yalnızca “tavır” olarak okuyabilir miyiz? Kuşkusuz okunabilir. Fakat bunun düz ve yalınkat bir okuma olacağını da baştan belirtmek gerekli. Hem, söz konusu medya grubuna kızdığını varsaysak bile böyle mi tavır gösterilir Allah aşkına? O halde, “Tower”ı başka bir okumadan geçirmeli ve bu ilginç reklamı kazımaya başlamalıyız. Tower, tower… Nasıl okuyabiliriz tower’ı? Galiba bu sorunun yanıtı reklamdaki anlam katmanlarından ilkini oluşturan birkaç parçanın birleşiminde yatıyor. Bu parçaları şöyle sıralayabiliriz; sloganın bütünü (Ağaoğlu Tower’ını Gösterdi!), sloganın sonundaki “göstermek” fiili, reklamın sağındaki erkek cinsel organını andıran kule ve genç kadınlarla gözükmeye özellikle gayret eden Ali Ağaoğlu’nun kamuoyundaki imajı. O halde “tower”ı, sessel benzerliği su götürmeyen bir sözcükle, “güç, iktidar” anlamına gelen “power” sözcüğüyle değiştirmek mümkün görünüyor. Zaten reklamcılar muhtemelen, bir şeyi açıkça söylemeyip dolaylı olarak anlatmak anlamına gelen anıştırma yöntemini kullandıkları bu cinsiyetçi ve fallist (erkek cinsel organına tapınan) reklamın böyle okunabileceğini tahmin ediyor, hatta istiyorlardı. Sonuçta, su götürmeyen bir gerçek varsa; o da, bu ilanı da kapsayan agresif kampanyanın ilgi çekerek iş yapmasının, paraya secde eden reklamcı güruhunun birincil görevi olduğu. Bir an için kendimizi bu kampanyayı yürütenlerin yerine koyalım: Muhtemel İstanbul depremi yaklaşıyor, tüm dünya gibi Türkiye’de ekonomik buhranın dibinde ve inşaat firmalarının yaptığı konutlar ellerinde patlıyor. Bu şartlar altında Ağaoğlu’nun gelecek yüzyılın evleri dediği, en ucuzu bile orta-üst bir aileye oldukça pahalı gelen dört bin konut nasıl satılır? Tabii ki saldırgan, ses getiren bir üslup kullanarak ve örneğin, milletin güvenini kazanmak için Ağaoğlu’nu –aşağıdaki ilanda da açıkça görüldüğü gibi- insanüstü bir yerlere çıkartarak. Ağaoğlu’nun biz fanilerden farkını, onun yarı-tanrı konumunu gösteren yukarıdaki ilanı hazırlayanların bilmedikleri ya da Ağaoğlu’nu güçlü göstermek isterken farkına varmadıkları bir konu daha var: O da, ilk sloganda yer alan örtülü mesiyanik söylem: Ağaoğlu gücünü gösterdi!.. Slogandaki örtülü mesiyanik söylemi görmek için kazmaya devam etmeli ve İncil’e, İsa’nın Mesihliğinin anlatıldığı bölüme kadar gitmeliyiz: “…Tanrı’nın gücünü gösterdi ve Tanrı’nın vaad ettiği Mesih olduğunu kanıtladı.” İşte şimdi, gözüken sloganla örtülü sloganı birleştirip reklama gücünü veren asıl sloganı yazmanın vaktidir: “Ağaoğlu, Tanrı’nın gücünü gösterdi ve Tanrı’nın vaad ettiği Mesih olduğunu kanıtladı.” Ağaoğlu’nu büyük İstanbul depreminden bizi koruyacak bir kurtarıcı gibi sunan “yaratıcı” reklamcılara ve Ağaoğlu’na sormak gerekiyor: “Kendini tanrı yerine koyanların ya da Babil Kule’sinin sonunu hiç bilmiyor musunuz?” Not: Altına imzamı atacağım bu yazı, yeni romanımda A.Ü İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan bir karakter tarafından muhalif bir gazetenin pazar ekine yazıldı ve oldukça ses getirdi. Ancak kimsenin farkına varmadığı bir konu vardı: O da, yazının temelini oluşturan tezin dayandığı sözün İncil’de bulunmadığıydı. Şundan Bundan-Haziran 2009 07/04/2009
![]() 1- Her ne kadar birbirinden bütünüyle ayrılmış olmasa da, metnin anlamsal oluşumunda üç temel yaklaşımın varlığını öne sürebiliriz: Yazar merkezli, metin merkezli ve okur merkezli yaklaşımlar. Umberto Eco, metinleri yazarlarından uzaklaştırarak okuma yolunu tercih etme eğilimiyle bilinmesine karşın, yazarın rolünü öne çıkarmaktan geri duramadığı Açık Yapıt adlı kitabını (Can yayınları, 2000) yazdıktan sonra, bazı ressam ve romancıların yapıtlarını kendisine gösterip, eserlerinin “açık yapıt” olup olmadığını sorduklarını söyler. Eco, kendisine gelenlere, biraz da sert bir üslupla, bugüne kadar hiç “açık yapıt” görmediği yanıtını vermiştir. Ona göre “açık yapıt”ın, bizim anladığımız anlamda bir gerçekliği yoktur. “Varsayımsal bir model çalışması”dır o (s. 50); yani, her şeyden çok, yapıtı üretenin niyetiyle ilgilidir. Öyleyse, “açık yapıt hali”ni okurun dolduracağı boşluk blokları inşa etme niyeti olarak okumak mümkün görünüyor. Metin merkezli yaklaşımın son derece özgün, fakat bir o kadar da katı örneklerine rastlamak mümkün; örneğin Paul Riceour, Edebi Eleştiri ve Felsefi Hermeneutiğin Bir Problemi Olarak ‘Yazmak’ adlı makalesinde şöyle der, “… Yazıya geçirme kavramı, yazarın zihnindeki niyeti ile metnin harfi harfine anlamı –yazarın kastettiği anlam ile metnin ifade ettiği anlam arasındaki bağıntının kesilmesinin sonucu olarak ortaya çıkan ‘metnin semantik özerkliği’ kavramı ile eşanlamlı hale gelmektedir. Metnin hızı, yazarın yaşadığı sonlu ufkun dışına taşmaktadır. Artık metnin ne dediği, yazarın onu yazdığı zaman neyi kastettiğinden daha fazla önem arzetmektedir…” (Doğu Batı - Düşünce Dergisi, Nisan 2003, sayı 22, sayfa 182.) Kuşkusuz bu yaklaşımda, “metnin semantik özerkliği” buluşunu öne çıkarmak ya da bunun öneminin altını çizmek için, metnin anlamsal oluşumunda yazarın ve okurun öneminin küçültüldüğünü ya da yok sayıldığını teslim etmek mümkün. Okur merkezli yaklaşımın temel savını ise, metnin her bir okumada –mutlak olarak- yeniden yaratıldığı biçiminde özetleyebiliriz. Üç yaklaşımın da doğruluk payı bulunmakla birlikte, metnin anlamsal oluşumunu tek bir unsura indirgemenin son derece sınırlayıcı bir yaklaşım olacağı çok açık. Metnin anlamı; yazar, metin ve okurun birleşimiyle belirlenir ve her seferinde değişir. Anlamın sabit kalması için yazarı, metni ve okuru kesen, zaman ile mekandan bağımsız bir aynılık hali olması gerekir –ki bu imkansızdır. 2- … Küçümsediğimiz hayatla cezalandık sıradan, olağan … Gülten Akın/Uzak Bir Kıyıda/(YKY)/s.49 3- “Güzellik, fazlalıklardan arınmışlıktır.” Michelangelo Büyüklük Hayali 07/02/2009
![]() Malum; roman konuları ve mekanları başka unsurların yanı sıra toplumsal konuma göre değişebiliyor. Durumu en iyi özetleyen söz –başka bir bağlamda söylenmiş de olsa- Hegel’in çok bilinen, “Bir sarayda, kulübedekinden farklı düşünülür” sözü. Bu tezden yola çıkarsak, ilginç biçimde bazı dönemlerde ‘kulübelerde’ ısrarla ‘saraylardaki’ gibi düşünüldüğünü ya da düşünülmek istendiğini görüyoruz. Örneğin Türkiye’de son yirmi yıl içinde yazılan romanlar arasında ciddi sayıda olanı sarayda, köşkte, yalıda ya da konakta geçiyor. Bu romanları kaleme alanların neredeyse hiçbiri oralarda yaşamamış. “Paşa dedem…” hikayeleriyle başlayan romanlardan anladığımız kadarıyla yalnızca bir bölümünün ‘ataları’ (bu arada dedesinin dedesinin adını bilen birine -en azından çevremde- rastlamadığımı belirtmeliyim) oralarda ikamet etmiş. Kısacası bu tür romanları kaleme alanların çoğunun, böyle yerleri –hepimiz gibi- ancak turistik amaçlarla gördüğünü tahmin etmek hiç de güç değil. Peki ama tarihi roman yazdığını iddia eden insanlar roman mekanı olarak neden bu tür yerleri seçiyorlar? Tarih denilen mefhum yalnızca saraylarda mı yaşanıyor? Sokaklarda, kentin kıyılarında bir tarih yok mu acaba? Adına küçük ya da sıradan denen insanın nasıl yaşadığı, çelişkileri, gündüz düşleri tahayyül edilemez mi? Elbette edilebilir; hatta son zamanlarda belirli konularda yapılan çalışmaların derlendiği araştırma kitaplarından yola çıkılarak bunları yapmak artık çok kolay. O halde neden bazı romancılar ‘büyük’ mekanları ve ‘büyük’ insanları anlatı konusu edinmeyi sürdürüyorlar. Bu durumun birkaç nedeni olabilir; birincisi, büyük edebiyatın büyük mekanlarda geçtiğini zannetmek gibi bir yanılgı; ikincisi kendini modaya bırakma. Fakat belki de, yazarken büyük mekanları kullanmanın ardındaki en önemli nedenin; toplumsal düzeydeki büyüklük isteği ve iddiasının, yazarın dünyasındaki karşılığı olduğunu öne sürebiliriz. Toplumsal ve siyasi hayatla edebiyat arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını biliyoruz; kuşkusuz ikisi de –döneme bağlı olarak- farklı ve değişik dozlarda birbirini besliyor. Son yıllarda Türkiye’yi yönetenlerin bir düşü var; yeniden büyük olma düşü. Çimento kıvamına gelmesi arzu edilen yeniosmanlıcılık bu düşün ideolojik tutkalı olarak işlev görüyor. Türkiye’nin ‘stratejik derinliği’ konulu kitaplar ardı ardına basılıyor, malum bir cemaatin himayesinde Türkçe ‘Olimpiyatları’ düzenleniyor. Ülkeyi yönetenlerin Ergenekon Davası’ndan arta kalan zamanlarda, ekonomik ve siyasi olarak gözlerini Kafkasya, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar’a diktiğini söyleyebiliriz. Ekonomik karşılığı olup olmayacağı hayli su götürür emperyal bir vizyon, şimdilik hamaset düzeyinde de olsa kültürel alana yavaş yavaş yayılıyor. Bu yeniden büyük olma hayalinin kuşkusuz romanlarda da bir karşılığı bulunmalı. Yakında, romanlarda büyük mekanların yanı sıra muhtemelen büyük coğrafyaları da göreceğiz: Bu coğrafyalarda at koşturacak roman kahramanlarının susayınca hangi projenin çeşmesinden su içeceklerini kestirmek hiç de zor değil: Elbette ılımlı İslam, başka bir deyişle F tipi İslam projesinin çeşmesinden. Şundan Bundan-Nisan 2009 04/08/2009
![]() 1- Her romanda amaçlar düzleminin yanında rastlantılar düzleminin de bulunduğu bilinen bir gerçek. Rastlantılar düzlemi, amaçlar düzlemi gibi inceden inceye tasarlanmamasına rağmen, burada da bir tür planlama olduğu iddia edilebilir. Bunu bir örnekle somutlaştıracak olursak; bilindiği gibi Çehov'a göre, “oyunun başında sahnede bir tüfek varsa, o tüfek oyunun sonunda mutlaka patlamalıdır.” (Kuşkusuz işlevsellik açısından patlamaması da mümkün, ama biz konumuz gereği tüfeği patlatacağız.) Varsayalım tüfek oyunun başında sahnede olmamasına karşın sonunda patlıyor… “Şans eseri” gerçekleşen bu durum yazarın işini iyi yapamadığını gösteren, başka bir deyişle oyunu/anlatıyı “hafifleten” en önemli unsurlardan biri; bir tür tesadüf yani. Şimdi, önemli bir ayrımın zamanıdır; tesadüf ve rastlantı ayrımı. Anlam açısından yakın iki sözcüğün, işlev açısından birbirinden uzak noktalarda yer aldığını öne sürebiliriz. 2- “Üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir.” Sokrates. 3- Genellemelerin tehlikesini bilmekle birlikte, insanın “bittiğini” düşünüyorum. Aslında bu tezi, “Ortalama insanın bittiğini düşünüyorum” diyerek daraltacaktım; ancak öyle yaparsam kendimi ve bazı insanları dışarıda bırakacağımı bildiğimden genel bir kategori kullanmaya karar verdim. Peki neden bitti insan? Çünkü artık ne özgür olmak istiyoruz, ne gerçeği bilmek, ne güzeli beğenmek, ne de doğruyu yapmak. 4- Gülten Akın’ın, Mavi Kuş adlı uzun şiirinden tadımlık bir bölüm; … çılgın şairleri olmalıydık dünya bize çılgınlık bırakmadı hayatın ağırlığıyla ütülendik temiz ve uslu … Gülten Akın/Uzak Bir Kıyıda (YKY)/s.43 5- Bilindiği gibi ışığın farklılaşmasıyla heykel her defasında yeniden anlamlanır. Belki de bu yüzden, heykelin hammaddesi ışıktır. ![]() Ekonomik olarak kendine yetememe gibi gayet aşikar bir görünüme sahip yoksulluğun, aralarındaki farklara (mezhepsel, cinsel, etnik vs.) bağlı olarak, insanların zihinsel kalıplarını ve dünyayı algılayış biçimlerini önemli ölçüde belirlediğini öne sürmek sanırım abartı olmayacaktır. Mülakatlar birbirinden farklı olsa da kimi ortak yanlarını açığa çıkarmak hiç zor olmuyor; örneğin, insanlar bulundukları pozisyonların gereklerine göre yoksulluk hallerini tarif etmeye, açıklamaya ve bazen de meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Tümünde, dışlanma ve mekansal kapalılık ya görülüyor ya seziliyor. İnsanların çoğunda hala, "kurtulmaya" dair bir bir umut var. Bu nasıl mı olacak? Okuyarak örneğin! Elbette "göreli mahrumiyet kuralı" (benden de kötü durumda olanlar var) toplumun her katmanında olduğu gibi yoksullar arasında da iş görüyor ve böylelikle bulundukları durumu meşrulaştırmaları kolaylaşıyor. Genel ve kapsayıcı bir tanımlama olan yoksunluk ve madunluğun, mülakatlar sayesinde tikelliğini; yaşa, cinsiyete, etnik kimliğe, dinsel inanca, hayat hikayelerine, yaşanılan yere bağlı olarak değişebilirliğini anlamak mümkün hale geliyor. Bunun yanı sıra, mülakatların bir bölümünün yayımlanmasının belki de en büyük faydası; insanların dille kurdukları ilişkinin sergileniyor olması. Böylelikle anlam dünyalarına girmek mümkün oluyor. Yoksulluk üzerine çalışmak, çoğu zaman çalışılan nesneyi "entelektüel şiddet nesnesi" haline dönüştürme ya da "göreli mahrumiyet" basamaklarının insanların zihnindeki meşruluğunu artıracak -Necmi Erdoğan'ın deyişiyle 'ağır çekim yoksulluk'- bir rol oynama riski taşımakla birlikte, yapılan çalışmanın bu tür alanlara yönelmediğini teslim etmek gerekiyor. Yoksulluk hali içindeki insanlar kendi "özgünlüklerini" ancak ötekilerle karşılaşarak ve ötekilerin onları adlandırması üzerinden tanımlıyorlar. Yoksa hiçbiri durduk yerde kendi "yeknesak" özgüllükleri içinden bu tanımı yapmıyorlar; yani tanımlama için aşağıdakilerin yukarıdakilerle karşılaşması şart. Yoksulluğun toplumsal varlığını epistomolojik düzeyde tarif için kullanılan her sözcük, kaçınılmaz bir biçimde yoksullara çeşitli dozlarda sembolik şiddet uygulamanın aracı olacaktır. Ancak bu toplumsal varlığı epistomolojik düzeye taşımamak da ciddi bir sorumsuzluk örneğidir. Belki de ara yol, çalışmayı yürütenlerin "onları konuşturmak" değil fakat "onlarla konuşmak" olarak tarif ettikleri yoldur. Ancak bilmek ile yapmak arasındaki açı her zaman dar bir açı olmamaktadır ve nihayetinde yoksullar yoksuldur, entelektüeller entelektüel. İşte, araştırmayı yapanlar da bunun farkındadır. Yoksulluk Halleri; yoksulluk içindeki tikelliklerin ve tekilliklerin açığa çıktığı, farklı okumalara açık, önemli bir kitap sonuçta. Şundan Bundan-Ekim 2008 10/26/2008
![]() 1- Resmi tarihte vaka-i hayriye diye bilinen Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırıldığı olayı farklı yorumlayan ve adlandıran (vaka-i şerriyye) Reha Çamuroğlu’nun, Yeniçerilerin Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriyye adlı kitabından birkaç isabetli tespit: - "Tarihte yenilenler her zaman olumsuzluklarıyla anlatılır, olumsuzluklarıyla hatırlanır." (s. 41) - "...hiçbir zorunluluk insanlarca kabul edilmedikçe zorunluluk değildir." (s. 87) - "1826'da Bektaşilik, Osmanlı toplumunda, puta tapanlarla tapmayanları, şarap içenlerle içmeyenleri, domuz yiyenlerle yemeyenleri, bilmek isteyenlerle inanmak isteyenleri, her ikisini birden yapmak isteyenleri bir arada tutan ve boğazlaşmadan uzaklaştıran bir faktördü. Vaka-i şerriye bu faktörü vurdu." (s. 100) 2- Kendisi de bipolar olan Tom Wootton’un epey uyduruk kitabındaki bir istatistik tüylerimi diken diken etti bu sabah: “Bipolar’ların %40’ı intihara teşebbüs eder ve bu teşebbüslerin yarısı ölümle sonuçlanır.” (The Bipolar Advantage, s. 11) Böylesine pis bir hastalığa yakalandığım için üzülmeli miyim, ‘şanslı’ olduğum için sevinmeli miyim, bilemiyorum doğrusu. Nüfusun ortalama olarak % 1’inin bipolar olduğu –ve çoğunun intihara teşebbüs etmeden bunun farkına varamadığı- düşünülürse manzara korkunç. Devlet büyüklerini göreve çağırasım geliyor vallahi. 3-Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanını okurken aklıma kadim bir tartışma geldi; ‘gerçeklik ve temsil’ meselesi. Malum, bir zamanların realist roman anlayışını özetleyen söz, aslen Saint-Renal’a ait olan ama Kızıl ile Kara’da da yer alan ve Stendal’la özdeşleşen şu ünlü sözdü: “Bir roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır!” Roman ve dış dünya arasındaki ilişkiyi ele alan bu söz, romanı, bir ‘şey’in romanı olarak ele alırken, sonraları romanın bizatihi bir ‘şey’ olarak algılandığına tanık olduk. Peki, Masumiyet Müzesi’ni okurken aklıma neden bu tartışma geldi? Bilindiği gibi yazar, Cihangir’de bir bina satın almış ve çok yakında binayı Masumiyet Müzesi’ne dönüştürecek; yani Masumiyet Müzesi fikri önce romana ait bir gerçeklik oluyor, daha sonraysa dış dünyaya ait… Tabii ki bu tutumun pek çok nedeni olabilir. Zenginlikten kaynaklanan yazar oyununu, yazarın İstanbul’da –muhtemelen turistlerin rağbet edeceği- mekansal bir iz bırakma isteğini ve çağdaş tanıtım stratejilerini bir yana bırakarak şu soruyu sormak istiyorum: “Roman, dış dünyaya ait bir gerçeği yaratabilir mi?” Not: Bir yerden alınan düşünceyi, başkalaştırılarak farklı yerlere taşımak oldum olası hoşuma gitmiştir… Gerçeklik ve temsil meselesine ters bir bakış sunduğunu düşündüğüm bu kısa yazıyı, Gilles Deleuze’un Spinoza Üstüne On Bir Ders adlı kitabındaki şu sözden esinlenerek kaleme aldığımı belirtmeliyim: “Üçgen fikrinin nesnel gerçekliği, üçgen nesnesini temsil etmesi bakımından üçgenin fikridir; ama üçgen fikri de, bizzat bir şeydir.” (s. 12) Bu arada, kitabın çevirmenini saygıyla anmam gerekiyor: Ulus Baker. This is your new blog post. Click here and start typing, or drag in elements from the top bar. |












RSS Feed