Emrah Polat - yazarın resmi sitesinde biyografisi yazıları ve romanı hakkında basında çıkmış haberler bulunmaktadır
 
Cumhuriyet Kitap
Picture
Uzun süren çalışmadan sonra ortaya çıkan ilk öykü kitabından dolayı kutluyorum seni.
Öykülerde tematik bir bütünlük var gibi görünüyor. Kitabı oluştururken dikkat ettin mi buna? Ayrıca öyküleri seçerken aklında dönüp dolaşan niyetler nelerdi?
Teşekkür ederim Emrah.
Evet, tematik bütünlük olduğu söylenebilir. Aslına bakarsan bu, önceden planlanmış, öykülerin yazılma aşamasında gözetilmiş bir durum değil. İçimden geldiği gibi, yüreğimin orta yerinde koca bir kaya gibi ağırlık yaratan ne varsa, belki de birazcık olsun yeğniliğe kavuşmak için 2007’den beri düzenli yazıyorum. Yüreğimin orta yerindeki kayanın ne olduğunu soracak olursan  hoyratlık, kötülük ve acı derdim, bir de sanırım ne kadar uzak kalmak istesek de yanı başımızda duran trajedi, bazen de başımıza getirilen, bile bile, göz göre göre gelen trajedi… Sivas gibi, Hayata Dönüş Operasyonu gibi… Yazma düşüncesi çocukluğumdan beri beni bırakmasa da Hayata Dönüş gibi işaret ettiği gösterilenle ironik biçimde çelişen, televizyonlarda herkese canlı canlı izlettirilen vahşet diyelim, başlangıç noktasıdır bende. Sonra öyküler biriktikten sonra, şunun ayrımına vardım, derdim neyle ilgili olursa olsun bir “kadınlık” algısının içinden bakıyorum olan bitene. İşte, sanırım tematik bütünlük burda ortaya çıkıyor. Yaşamın olanca canlılığı, neşesi, hayhuyu içinde kaçamadığımız trajedilerin, asla yalnızca kadına ait olmayan, kadına, erkeğe, çocuğa ilişkin trajedilerin, “kadınlık” durumu üzerinden aktarılması…  Öykülerin bu çerçevede bir “derdi” anlatmaya yönelik olması seçimimde etkili olmuştur sanırım.
Neden  “Ateş Öyküleri”?
Dosyanın iki adı vardı. “Kadınlar Kanayınca Öyküler Büyür” ve bilindiği şekliyle “Ateş Öyküleri”  Bu adlardan hangisini seçmem gerektiği konusunda iki ustaya danıştım öncelikle. Bunu açık yüreklilikle belirtip yardımlarından dolayı onlara teşekkür etmeliyim.
“Ateş”  kapsayıcı bir imge bence.  Hem toplum hem de bireyle bağdaştırılabilir. Özellikle bizim ülkemizde  93’ten bu yana kendinden olmayana, kendisi gibi yaşamayana, düşünmeyene yaşam hakkı tanımamayı, insanlıktan çıkmayı çağrıştırıyor. Bireysel olanı bundan ayırabilir miyiz?  Kadınla erkek, anneyle çocuk, arkadaş, kardeş, komşu, akraba ilişkileri bu insanlıktan çıkma halinden payını almamış mıdır? Almıştır bence.  Herkes bir şeyleri ateşe verme derdinde. Herkesin yaşamı salt kendi bedenine kapanmış, diğerine el uzatmak, ona ait olan değerleri görmek, kabullenmek bir yana, yok etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Öykülerden sızan ruh halinden de anlayacağın üzere pek de öyle umudu işaret etmiyor “ateş”. Daha çok yok olmaya, yok etmeye ilişkin.  Işık verme, aydınlatma, sıcaklık çağrışımlarından uzak, cehenneme yakın duran, cehennemin içinden bir sözcük benim için.  Öyküde beni  ilgilendiren,  Sait Faik’ten beri alışılageldiği üzere yaşamın küçük ayrıntılarından yüzümüze vuran yaşama sevinci değil de bu sevincin oluşumuna olanak vermeyen ya da bu sevinci boğan, yok eden ilişkiler yumağı… Ateş, bu yok edişin öznesi olarak bir simge.
Bir de şöyle de düşünülebilir, öykülerdeki kadınlar da  onlara verili olanı, onlar adına başkaları tarafından kurulanı yıkma gücüne sahipler, ya da buna güç demeyelim de  yıkma isteğine, başkaları tarafından kurulanın yerine kendi istediklerini koyma, bunun için eyleme geçme cesaretindeler. Bu cesaret “gemileri yakma” gücünü gerektirir. Nerden baksanız ateş imgesi çıkıyor altından.
Kitabın ilk öykülerinde tüm kadınları delirten, anlatıcıyı yazmaya iten, Sumru’yla ilgili iki öyküde kahramanı dingin ruh halinden depresif, histerik bir kadına dönüştüren, “Bok Çukurunda Şiir”de Hikmet’i şiir yazmaktan alıkoyan acıyı, sözünü ettiğin bu ilişkiler yumağına dayandırıyorsun sanırım. Hiç umut olmayacak mı öykülerinde, böyle mi sürdüreceksin?
Umut anlamakla başlar ve görmekle. Umut olabilmesi için önce ters giden bir şeylerin olduğunu anlamak, görmek ve itiraf etmek gerekir. Benim yaptığım itiraf etmek diyelim. İşim, asla yalnızca yaşamdaki güzellikleri anlatmak olamaz.  Güzelliği görüyorsanız, buluyorsanız yaşarsınız zaten. Aslolan cilalanmış görüntüler ardındaki kötülüğü anlatmakta. Senin romanında umut var mıydı, diye sormak isterim. Senin bakışının da, en azından “Köpek Adamlar”dan yola çıkarak, farklı olduğunu düşünmüyorum. Ancak beni şu hayran bırakır ki geçenlerde böyle bir kitap okudum: Kötülüğün içinden iyi bir yaşam önerisi sunmak. Zor başarılacak bir şey. Sözünü ettiğim kitap, bu yıl Yunus Nadi öykü ödülünü alan Ayşegül Çelik’in “Kağıt Gemiler” i. Okuduğumda çarptı beni. Toplumda ayrıksı, dışlanır olma, acı çekme halinden birbirimizi gerçekten severek kurtulabileceğimizi ve bunu yapabilecek gücümüz olduğunu vurgulayan harika öyküler.  En başta, masal diyor anlattıklarına yazar, dileklerim gerçeğe dönüşür mü, kaygısını başta koyuyor ortaya böylece. Ama acıya, dışlanmaya karşı açık biçimde dayanışmayı, birlikteliği öneriyor. Benim yapmadığım budur işte. Çıkış ve öneri bulamazsın öykülerimde. Bundan sonraki yazdıklarımda umudun olup olmayacağı sorusuna gelince… Kağıdın ya da bilgisayarın başına geçtiğimde umutlu bir şeyler anlatayım, diye bir kaygım asla olmayacak. Ancak romanın pek değil de; şiir ve öykünün yazarın kişisel tarihiyle çakıştığını düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında hiçbir yazarın öykülerine, ne zaman, hangi duygu halinin sineceğini bilemezsiniz.
Yaşam kadar şaşırtıcıdır öykü ve şiir. Umut olur mu olmaz mı bundan sonraki öykülerimde, bilinmez bu açıdan.
Sıralamayı neye göre yaptığını öğrenebilir miyim?
Bütünüyle öznel bir seçim, sezgisel diyelim daha doğrusu, kırk kez değiştirdim sıralamayı. Tuhaf bir şey ama son öyküden bir önceki “Bok Çukurunda Şiir” arka sayfalarda kalmasına karşın özeldir benim için.
Hikayesi olan öyküler yazıyorsun. Öykü anlayışının bir yansıması mı bu tercih?
Hikayeyle sözünü ettiğin, giriş - gelişme -sonuç süreci belirgin olaylar ve düğümün vurgulanması, sonunda da çözülmesi  ise, bunun, öyküde zorunlu olduğunu düşünmüyorum. Aslolan , durum ve “an”dır, öyküyü öykü yapan budur. Öyküde düğüm geliştirmek zorunda değildir yazar. Anlatmak istediğim hikayeyle ortaya çıkan  ruh hali ve durumlardır daha çok, yani şunu demek istiyorum, öykülerde bir hikaye anlatılıyorsa da vurgulanan her zaman duygu durumlarıdır…
Özel görüşmelerimizden öyküyü sürdürme isteğinde olduğunu biliyorum, gene de sormak istiyorum: “Roman gibi ölçeği farklı bir türde kendini denemeyi düşünür müsün?”
İstersen buna, öyküyü sürdürme kararlılığı diyelim. Edebiyata öyküyle başlayan yazarların yazı yaşamlarını romanla sürdüreceği düşüncesi neredeyse bir kural gibi benimsenmiş sanki.
Ortada olgular durunca kurallar kendini dayatıyor sanırım. Bir yazar elbetteki birden fazla türde yapıt yaratabilir, bunu başarıyla yapmış çok yazar var. Ancak, öyküden sonra roman yazılır,  yargısında iki etkenin rol oynadığını düşünüyorum. Birincisi öyküyü kalem alıştırma gibi, sonradan üretileceklerin bir taslağı olarak görme  eğilimi, bu açıkça dile getirilsin ya da getirilmesin,  var böyle bir anlayış. Ancak bu, gerçek edebiyatı,  edebiyat geleneğini bilenler için kabul edilemez bir durum. İkinci etken şu: “yazar”dan sayılmak için illa ki de roman türünde yapıt üretmek gerekir. Rüzgar ordan esiyor çünkü son yıllarda. Benim gibi “yazar” olmak ya da “yazar” sayılmaktan çok “yazmak” kaygısındaki bir insan için böyle bir psikolojik durum da söz konusu değil doğal olarak.
Bir de roman türüne şimdilik yaklaşmak istemememin çok kişisel nedenleri de var. Romanı yazar yapar gerçekten, öykü ise yazan kişiye dayatır kendini. Bu açıdan roman ciddi bir disiplini gerektirir, çalışma saatleri ve yazdığını düşünerek zaman geçirme anlamında. Bense uyurum, bir şey dürter beni sabaha karşı kalkar yazarım, çok da disipline dayanmaz yani çalışmam. Para kazanmak için yapmak zorunda olduğunuz bir iş, küçük bir oğlunuz varsa, üstüne üstlük, duyguları, davranışları dağınık biriyseniz ister istemez böyledir bu. Ancak, yalnızca yazacağım, her gün on saat masa başında okuyup yazarak geçirebileceğim bir yaşamı düşlemiyor değilim. Bu düşüm gerçek olursa işte o zaman bu sorunun yanıtı da değişebilir mi bilmiyorum.
 Neden öykülerdeki kadın-erkek ilişkileri epey gerilimli?
Sanatın öteden beri beslendiği kaynaktır kadın erkek ilişkileri. Kim ne derse desin, her bireyi oluşturan kişisel tarihin yapı taşıdır bu ilişkiler. Bizi oluşturan en önemli unsurlardan biri. Oidipus’tan Medea’dan beri böyledir bu. Yine en eski tarihlerden beri kadın ve erkeğin ilişkisi yaşanan toplumsal değişim, dönüşüm, çalkantıların yansıması olarak şekillenmiştir. Her ilişki çok özgün olsa da her ilişki çok da birbirine benzer bu yönüyle, kadın ve erkek arasında mücadeleden, iktidar ilişkilerinden bağımsız, eşit, salt sevgi ve sevecenliğe dayanan  birliktelikler zordur, çünkü iki kişi tek başına yaşamaz aralarında olan biteni, koca bir dünya vardır kurulan iki kişilik alışverişte…  Bu yönüyle öykülerdeki kadın erkek ilişkileri, seksen dönemi çocuğu olduğuma göre, seksenden sonra dünyada olan biten ne kadar gerilim varsa taşır bünyesinde. Bencillik, yeni bir dünya umudundan, hümanizmden uzak olma, birlikteliği hep tüketme,  alma ve sahiplenme  üzerine kurma, yıkma, uyum sağlayamama… Biraz önce konuştuğumuz “umutsuzluk” konusundan apayrı bir şey değil bu aslında.
“Kafadaki Film” adlı öyküde heyecan verici bir gerilim var. Bu tür metinler üretmeyi düşünüyor musun?
Aslına bakarsan ordaki gerilim de öykünün kuruluşundan değil, Levent’in, erkek kahramanın, içinde  olan biten gerilimden kaynaklanıyor bence. Rahatsız ve tedirgin bir karakter Levent, kuruntulu… Öyküdeki, bunun gerilimi bence… Onun dışında sen de biliyorsun ki biraz önce de söylediğim gibi öyküye bir merak unsuru katayım diye bir kaygım olmadı hiçbir zaman, olmayacak da…
Kitabı bitirince içimden, “Ne çabuk bitti!” dedim. Umarım devamı gelir.
Teşekkür ederim. Umarım diyorum ben de… Ama benim için okumak yazmak kadar önemli. O yüzden ben  de senin ve sevdiğim bütün yazarların yeni kitaplarını merak ve heyecanla bekliyorum.
Ateş Öyküleri/ Melike Uzun, Kanguru Yayınları, 112 s, Mayıs 2010.

Söyleşi fotoğrafları için Elçin Polat'a teşekkürler...
 


Comments


Comments are closed.