Büyüklük Hayali 07/02/2009
![]() Malum; roman konuları ve mekanları başka unsurların yanı sıra toplumsal konuma göre değişebiliyor. Durumu en iyi özetleyen söz –başka bir bağlamda söylenmiş de olsa- Hegel’in çok bilinen, “Bir sarayda, kulübedekinden farklı düşünülür” sözü. Bu tezden yola çıkarsak, ilginç biçimde bazı dönemlerde ‘kulübelerde’ ısrarla ‘saraylardaki’ gibi düşünüldüğünü ya da düşünülmek istendiğini görüyoruz. Örneğin Türkiye’de son yirmi yıl içinde yazılan romanlar arasında ciddi sayıda olanı sarayda, köşkte, yalıda ya da konakta geçiyor. Bu romanları kaleme alanların neredeyse hiçbiri oralarda yaşamamış. “Paşa dedem…” hikayeleriyle başlayan romanlardan anladığımız kadarıyla yalnızca bir bölümünün ‘ataları’ (bu arada dedesinin dedesinin adını bilen birine -en azından çevremde- rastlamadığımı belirtmeliyim) oralarda ikamet etmiş. Kısacası bu tür romanları kaleme alanların çoğunun, böyle yerleri –hepimiz gibi- ancak turistik amaçlarla gördüğünü tahmin etmek hiç de güç değil. Peki ama tarihi roman yazdığını iddia eden insanlar roman mekanı olarak neden bu tür yerleri seçiyorlar? Tarih denilen mefhum yalnızca saraylarda mı yaşanıyor? Sokaklarda, kentin kıyılarında bir tarih yok mu acaba? Adına küçük ya da sıradan denen insanın nasıl yaşadığı, çelişkileri, gündüz düşleri tahayyül edilemez mi? Elbette edilebilir; hatta son zamanlarda belirli konularda yapılan çalışmaların derlendiği araştırma kitaplarından yola çıkılarak bunları yapmak artık çok kolay. O halde neden bazı romancılar ‘büyük’ mekanları ve ‘büyük’ insanları anlatı konusu edinmeyi sürdürüyorlar. Bu durumun birkaç nedeni olabilir; birincisi, büyük edebiyatın büyük mekanlarda geçtiğini zannetmek gibi bir yanılgı; ikincisi kendini modaya bırakma. Fakat belki de, yazarken büyük mekanları kullanmanın ardındaki en önemli nedenin; toplumsal düzeydeki büyüklük isteği ve iddiasının, yazarın dünyasındaki karşılığı olduğunu öne sürebiliriz. Toplumsal ve siyasi hayatla edebiyat arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını biliyoruz; kuşkusuz ikisi de –döneme bağlı olarak- farklı ve değişik dozlarda birbirini besliyor. Son yıllarda Türkiye’yi yönetenlerin bir düşü var; yeniden büyük olma düşü. Çimento kıvamına gelmesi arzu edilen yeniosmanlıcılık bu düşün ideolojik tutkalı olarak işlev görüyor. Türkiye’nin ‘stratejik derinliği’ konulu kitaplar ardı ardına basılıyor, malum bir cemaatin himayesinde Türkçe ‘Olimpiyatları’ düzenleniyor. Ülkeyi yönetenlerin Ergenekon Davası’ndan arta kalan zamanlarda, ekonomik ve siyasi olarak gözlerini Kafkasya, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar’a diktiğini söyleyebiliriz. Ekonomik karşılığı olup olmayacağı hayli su götürür emperyal bir vizyon, şimdilik hamaset düzeyinde de olsa kültürel alana yavaş yavaş yayılıyor. Bu yeniden büyük olma hayalinin kuşkusuz romanlarda da bir karşılığı bulunmalı. Yakında, romanlarda büyük mekanların yanı sıra muhtemelen büyük coğrafyaları da göreceğiz: Bu coğrafyalarda at koşturacak roman kahramanlarının susayınca hangi projenin çeşmesinden su içeceklerini kestirmek hiç de zor değil: Elbette ılımlı İslam, başka bir deyişle F tipi İslam projesinin çeşmesinden. Comments Comments are closed. |

RSS Feed