Şundan Bundan-Ekim 2008 10/26/2008
![]() 1- Resmi tarihte vaka-i hayriye diye bilinen Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırıldığı olayı farklı yorumlayan ve adlandıran (vaka-i şerriyye) Reha Çamuroğlu’nun, Yeniçerilerin Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriyye adlı kitabından birkaç isabetli tespit: - "Tarihte yenilenler her zaman olumsuzluklarıyla anlatılır, olumsuzluklarıyla hatırlanır." (s. 41) - "...hiçbir zorunluluk insanlarca kabul edilmedikçe zorunluluk değildir." (s. 87) - "1826'da Bektaşilik, Osmanlı toplumunda, puta tapanlarla tapmayanları, şarap içenlerle içmeyenleri, domuz yiyenlerle yemeyenleri, bilmek isteyenlerle inanmak isteyenleri, her ikisini birden yapmak isteyenleri bir arada tutan ve boğazlaşmadan uzaklaştıran bir faktördü. Vaka-i şerriye bu faktörü vurdu." (s. 100) 2- Kendisi de bipolar olan Tom Wootton’un epey uyduruk kitabındaki bir istatistik tüylerimi diken diken etti bu sabah: “Bipolar’ların %40’ı intihara teşebbüs eder ve bu teşebbüslerin yarısı ölümle sonuçlanır.” (The Bipolar Advantage, s. 11) Böylesine pis bir hastalığa yakalandığım için üzülmeli miyim, ‘şanslı’ olduğum için sevinmeli miyim, bilemiyorum doğrusu. Nüfusun ortalama olarak % 1’inin bipolar olduğu –ve çoğunun intihara teşebbüs etmeden bunun farkına varamadığı- düşünülürse manzara korkunç. Devlet büyüklerini göreve çağırasım geliyor vallahi. 3-Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanını okurken aklıma kadim bir tartışma geldi; ‘gerçeklik ve temsil’ meselesi. Malum, bir zamanların realist roman anlayışını özetleyen söz, aslen Saint-Renal’a ait olan ama Kızıl ile Kara’da da yer alan ve Stendal’la özdeşleşen şu ünlü sözdü: “Bir roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır!” Roman ve dış dünya arasındaki ilişkiyi ele alan bu söz, romanı, bir ‘şey’in romanı olarak ele alırken, sonraları romanın bizatihi bir ‘şey’ olarak algılandığına tanık olduk. Peki, Masumiyet Müzesi’ni okurken aklıma neden bu tartışma geldi? Bilindiği gibi yazar, Cihangir’de bir bina satın almış ve çok yakında binayı Masumiyet Müzesi’ne dönüştürecek; yani Masumiyet Müzesi fikri önce romana ait bir gerçeklik oluyor, daha sonraysa dış dünyaya ait… Tabii ki bu tutumun pek çok nedeni olabilir. Zenginlikten kaynaklanan yazar oyununu, yazarın İstanbul’da –muhtemelen turistlerin rağbet edeceği- mekansal bir iz bırakma isteğini ve çağdaş tanıtım stratejilerini bir yana bırakarak şu soruyu sormak istiyorum: “Roman, dış dünyaya ait bir gerçeği yaratabilir mi?” Not: Bir yerden alınan düşünceyi, başkalaştırılarak farklı yerlere taşımak oldum olası hoşuma gitmiştir… Gerçeklik ve temsil meselesine ters bir bakış sunduğunu düşündüğüm bu kısa yazıyı, Gilles Deleuze’un Spinoza Üstüne On Bir Ders adlı kitabındaki şu sözden esinlenerek kaleme aldığımı belirtmeliyim: “Üçgen fikrinin nesnel gerçekliği, üçgen nesnesini temsil etmesi bakımından üçgenin fikridir; ama üçgen fikri de, bizzat bir şeydir.” (s. 12) Bu arada, kitabın çevirmenini saygıyla anmam gerekiyor: Ulus Baker. This is your new blog post. Click here and start typing, or drag in elements from the top bar. Comments Comments are closed. |

RSS Feed