Yazar, Yapıt, Yaşam Arasında 08/01/2006
Cumhuriyet Kitap ![]() Ne denli nesnel olması istenirse istensin, her özetin önemli ölçüde öznelliğin belirleyiciliği doğrultusunda biçimleneceğinin bilinmesi değerini düşürmez özetlerin; tersine, bütünden süzülmüş tortuları okumanın yararı vardır çoğun özetlerde. Ancak yapıttan uzaklaşıp özete sığınmayı yeğleyen tembel okurun ekmeğine yağ çalan bir yanı da yok değildir özetin. Ayrıca her özet, kitabı kitap yapan ayrıntıların bir bölümünün atlanıp bir bölümünün altının çizilmesi gibi, özetleyenin “keyfiliğini” taşıyacaktır kuşkusuz. Tüm bu sakıncalara karşın, özetleme uğraşı, yapıta açılan bir yol olabilir pekala; isteğimiz de budur zaten. Yazını uğraş ve sorun edinme çabasındakilerin okuması gerekli kitaplardan olan, son tümceleri bir özlüsözle biten yirmi denemeden oluşan Yazın Gene Yazın’ı bir solukta bitirmek olanaksız; bekleterek, sindirerek okumak gerekiyor ondan yararlanabilmek için. Yazın “Yazının varlığı dilin varlığıyla karıştığına göre, yazar hem aracı, hem amacı olan şeye egemen değilse, ne söylesek boşunadır,” (s.17) diye yakınarak, yazının öncelikle bir dil olduğunu savunan Tahsin Yücel, “Adam koca roman yazmış, bir de bunun Türkçesiyle mi uğraşsaydı?” diyenlere şöyle seslenir: “Dil çarpıksa, nesnesi de çarpıktır!” (s.61) Bilindiği gibi romandaki dil, gündelik görünen yazınsal dildir. “Barthes’a göre yazınsal söylemi yazınsal söylem yapan şey de bu bulanıklık, bu çift anlamlılıktır: “Sözcüklerime bakın, dilim ben; anlamıma bakın, yazınım ben.” (s.21) Kitapta, dilin gücü yanında, gündelik dil ile yazınsal dil arasındaki geçişkenlikle sık karşılaşırız; örneğin Barthes’ın, “Yazar dünyanın niçin’ini kesinlikle bir nasıl yazmalı’da eriten kişidir!” (s.21) savı böyle bir geçişkenliği ve yazının var olabilmesi için olmazsa olmazı ifade eder. Hangi sav dillendirilirse dillendirilsin, yine de şunu bilmeliyiz ki dilin gücü her satırda karşımıza çıkacaktır kitapta. “Yazının varlığı dilin varlığıyla örtüştüğüne göre, yaşamdan yapıta geçtiğimiz andan sonra, yaratım serüveninin gerçektenliği, dolayısıyla yapıtın geçerliliği yalnızca dildedir; daha da iyisi, yaratım dilin gerçektenliği ölçüsünde gerçekten, yapıt dilin geçerliliği ölçüsünde geçerlidir.” (s.42) Yazının Sıfır Derecesi’nde Roland Barthes’ın tanımladığı yazı dilinin üç temel öğesinin (dil, biçem, yazı) özetini buluruz Yazın Gene Yazın’da. Belki de aralarında en ufuk açıcısı biçem ile ilgili olandır: “Biçem, bir dirim ya da bir geçmiş düzeyinde yer aldığından, hiçbir biçimde bir seçimin ürünü olmayan, yazarın bedeninden ve geçmişinden doğup yavaş yavaş sanatının özdevinimleri olan bir imge toplamı, bir konuşma biçimi, bir sözcük dağarcığı, yazarın söylensel derinliklerinden yükselip sorumluluğu dışında açılan, sanatın dışında kalan, dolayısıyla yazarı topluma bağlayan antlaşmaya girmeyen, söyleminin dikey boyutunu oluşturan ve ‘yazın’ın nerdeyse ötesinde yer alan bireysel veri”dir. (s. 59) Peki toplumsalın hiç mi etkisi, yönlendirmesi yoktur biçem’in ya da biçem’i de kapsayan yazın’ın oluşumunda? Yanıt için söz gene R. Barthes’tadır: “Yazar, yazısını zamandışı bir tür yazınsal biçim ambarından seçemez. Belirli bir yazarın olası yazıları Tarihin ve Geleneğin baskısı altında belirlenir.” (s.60) Özyaşamöyküsel Roman Yazarı yazar yapanın gündelik dili yazınsala dönüştürebilme becerisi oluğunu az önce başka sözcüklerle söylemiştik. Bu bağlamda, “Gerçek anlamda özyaşamöyküsel bir romandan söz edilebilirse, özyaşamöyküsel romanın yaşı, sırası yoktur. Genç romancı da özyaşamöyküsel roman yazabilir, yaşlı romancı da, ilk roman da özyaşamöyküsel olabilir, son roman da. Ama gerçek roman tam anlamıyla özyaşamöyküsel değildir, özyaşamöyküsel olmadan önce yazınsaldır.” (s.45-46) İşte altı çizilmesi gerekli tümce de budur. Ayrıca, “çoğu eleştirmenlerimiz ilk romanların genellikle özyaşamöyküsel olduğunu, yani nerdeyse her genç romancının ilk yapıtında kendini, kendi yaşamını anlattığını söylerler. Eski bir önyargıdır bu,” diyerek ilk romanların ortak özelliğine ilişkin bir basmakalıbı da kırmaya çalışır. “Genç romancı ilk yapıtında neden ille de kendini anlatsın ki? Anlatanlar çoktur, doğru, ama anlatmayanlar da az değildir. Örneğin Dostoyevski’nin ilk romanı İnsancıklar özyaşamöyküsel bir anlatı değildir.” (s.136) “Bu önyargının atında bir başka önyargı yatar geçekte: ilk romanlarda kendi kişisel serüvenlerini, kendi iç dünyalarının ‘derinliklerini’ anlatmaya kalkan genç yazarlar “Hayatım roman olur!” diyenlerin, yani romanın ne olduğunu bilmeyenlerin sınıfına girer. Romanı, yanlış olarak, birtakım ilginç ya da özgün serüvenlerin anlatılması olarak bilen, yani onu alabildiğine indirgeyen, her şeyden önce dilsel, düşünsel, kurgusal, bir yaratım olduğunu bilmeyen ya da bilmek istemeyen kişilerdir bunlar.” (s.137) Bir zamanlar yaşamak karşısına yerleştirilen yazmak uğraşının başlı başına serüven olduğunu belirtip, “Serüvene dalan kişi (yazar) ‘hazırlayan’ ve ‘tamamlayan’ kişi olduğu gibi ‘hazırlanmış’ ve ‘tamamlanmış’ kişidir de.” (s.41) diyerek yapı ile özne arasındaki ünlü gerilimi ılımlılaştırmaya çalışacaktır. Başka ve bilindik deyişle, hem belirleyen hem de belirlenendir o; yapıtla ve en genel anlamda yaşamla kurduğu ilişki budur yazarın. Yeniden serüvene dönersek, “Okumayı, düşünmeyi, düş kurmayı, çalışmayı serüvenden saymazsanız, Balzac’ın yaşamı bir serüven değildir!” (s.137) diyecektir yerindelikle. Yalnızca Esin Yeterli mi? Bilinçli ya da bilinçsizce, yazarın emeği önemsenmeyerek, yazın uğraşının basitçe esine indirgenişine ne söylenebilir ki? Yanıt için sözü önce Béguin’e veriyor Yücel. “Balzac romancıların en büyüğü olduysa, saltığın baştan çıkarışını yadsıyarak, yazarın ancak kalem elde düşünmesi, yani gerçek iççağrısının kafasını kurcalayan sorunlarla doğaötesel düşünce düzleminde değil, kişiler, canlı varlıklar ve gerçek imgelerden oluşmuş bir söylen yaratarak boğuşmak gerektiğini zamanında anladığı için olmuştur.” (s.32) Sonraki sayfada ise, uygulayım düzlemine koyduğu ağırlığı kuram düzlemine yayarak dengeleyiverir; ne de olsa yazınsal üretim tek boyutlu değildir hiçbir zaman. “‘Fırça elde’ ya da ‘kalem elde’ düşünmenin yararları yadsınamaz, ama bundan kurama fazla yer vermenin ölümcül olduğu sonucunu çıkarmak da yaratımı öncelikle bir uygulama olarak görmek, dolayısıyla basite indirgemek anlamına gelir. Nesne, olay, düşünce, sanatçı yapıtta hepsini bağdaşık ve kolay kolay birbirinden ayrılmaz öğelere dönüştürür.” (s.33) Gelenek Ve Etkileşim Tüm dünya yapıtları arasında sayısız bağlar bulunduğu gerçeği, “Bizim halk ozanlarımızın dörtlüklerle sürdürdükleri bir atışma biçimi vardır hani,” diyerek bir benzetmeyle anlatılmaya çalışılır: “Ozan verilmiş bir dizeden yola çıkarak bir dörtlük kurar, karşıtı onun dizelerini olduğu gibi alıp üç dize de kendisi ekler, sıra kendisine gelince, ilk ozan da aynı şeyi yapar; böylece, görünüşte iki ozanın birbirlerini yıkmaya yönelen dörtlükleri, almaşık olarak birbirlerini izlerken, hem karşılıklı olarak birer ortak dize içerir, hem de birbirlerinden etkilenirler, birbirlerine bağlı kalmaya yargılıdırlar. Biraz daha gevşek ya da biraz daha sıkı, nice yazın yapıtları da böyle bağlanır birbirine. Böylece, Mihail Bakhtin, Dostoyevski’nin romanlarının kaynağını ‘türün nesnel belleği’ aracılığıyla Sokrates söyleşilerine kadar götürür; böylece, Yaşar Kemal kendini aynı zamanda hem Homeros’un, hem Stendhal’in, hem Tolstoy’un kalıtçısı sayar; böylece, James Joyce yüzyılımızın belki en özgün romanının adını Ulysses koyar; böylece, zaman zaman, tüm Camus Dostoyevski’den çıkmış gibi görünür.” Zeten, “André Malraux da romancının yaşamdan değil, başka romanlardan yola çıktığını söyler.” (s.110-111) “Her genç kuşak yeni bir içerik, yeni bir biçem getirseydi, yazın tarihi baştan sona bir yenilikler tarihi olurdu!” Oysa gerçek başkadır: “Daha çok bir süreklilik gözlemleriz yazın tarihinde, yazın okulların ayırdıklarını yazın tarihinin birleştirdiğini saptarız. (s.129) Bu noktada öykünü ile etkileni arasındaki ayrıma gelirsek, Yücel’in tutumu açıktır: “Özgül bir biçimi kendine yabancı bir içerikle doldurduğu için, öykünü her zaman başarısızdır.” (s.117) Örneğin, “Faulkner’ın Döşeğimde ölürken’ini, Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ini, Kafka’nın Şato’sunu ya da Marquez’in Yüzyıllık yalnızlık’ını örnekçe olarak benimsediniz mi, başarınız ne olursa olsun, yapıtınız bir öykünü, dolayısıyla değersiz, dolayısıyla geçersiz olarak nitelenmeye yargılıdır.” (s.120) ‘Peki ama yapıtlar arasında sayısız bağ varsa, öykünü de kaçınılmaz değil midir’ sorusu gelebilir akıllara. “Tekil örnekleri izlemenin değişik biçimleri ve basamakları bulunduğu da kuşku götürmez,” diyen Yücel’in yanıtı hayırdır bu soruya. “Örneğin, Yusuf Atılgan, Faulkner’a hayran olduğunu, onun gibi yazabilmek istediğini sık sık söylemiştir, Anayurt oteli de kimi açılardan Faulkner romanına oldukça yakındır, ama hiç kimse Yusuf Atılgan’ın Faulkner’a öykündüğünü düşünmemiştir. (s.121) Yazarın nasıl yaptığının önemini vurgulayan Yücel, benzer bir durumun Kafka’nın Şato’sunu andıran, ama asla onun öykünüsü olmayan Canetti’nin Körleşme’si için de verilebileceği öne sürdükten sonra, “Bu örnekler neyi gösteriyor bize?” diye soruyor. Yanıt hazırdır aslında: “Başkasının yapıtından etkilenmekle başkasının yapıtına öykünmek arasındaki uzaklığı.” (s.122) Bu satırlar kimi yönlerden Canetti’nin Körleşme’sini andıran, Yücel’in Yalan’ını akla getiriyor ister istemez. Ayrıntılar İşlevsel Olmalı! Saint-Equpéry’nin dediği gibi, “Kusursuzluk, ekleyecek bir şeyimiz kalmadığı zaman değil, çıkaracak bir şeyimiz kalmadığı zaman ulaştığımız şeydir.” (s.36) “Paşazade’nin rakı sofrasına oturttuğu kızı Mürüvvet neden topaldır? Evet, anlıyorum, olamayacağı bazı şeyler var Mürüvvet’in: örneğin sağır olsa, babasını dinleyemez, yatalak olsa çardağa gelemez. İyi ama çolak veya şaşı da mı olamazdı? Mürüvvet’in olabileceği şeyler arasından özellikle topallığın seçilmesi öykünün kurgusunda bu topallığa bir işlev yüklemeyi gerektirir. Yoksa, gelmiş yazarların en büyüğü de olsanız, elalemin kızını aklınıza esti diye öyle durup dururken sakatlayamazsınız!” Yukarıdaki alaycı satırları, Adnan Benk’in ‘Kemal Bilbaşar’ın Bir Öyküsü Üstüne’ adlı yazısından alarak, yazın yapıtında işlevselliğin ve eksilterek çoğaltmanın önemini vurgulayan Tahsin Yücel (s.84-85), Adnan Benk’e verir sözü gene. Bu kez sıra yazınsal sorunların sınıflandırılmasındadır: “Kemal Bilbaşar’ın Paşazade’si için söylediklerim yalnız onunla ve bu öyküyle ilgili değil. Kurgu bozukluğu, doldurmacılık, düzmece şiirsellik, yazarın sözü bir türlü kimseye bırakmamakta direnmesi, yapmacıklı konuşmalar, işlevsellik kaygısından yoksunluk hikayeciliğimizin başlıca değişmezleri. Bu nasıllar çözümlenmedikçe, ne öykü ne roman, hiçbir okunurluk kazanamaz.” (s.87) Kendini Bilme Sorunu Son zamanlarda eserlerinin önüne geçen; şöyle yazdım, şunu anlattım aslında diyen yazarlarla sık karşılaşıyoruz. Üstelik yazın tarihine önemli katkıları bulunduğunu dolaylı yollarla vurgulama “yürekliliğini” gösterenler de çıkabiliyor aralarından. “‘Özel’ olan ‘özel’ olduğunu söyleyebilir kuşkusuz; isterse buna ilişkin kitaplar bile yazabilir.” Ama, “en iyisi kararı başkalarına bırakmaktır.” (s.152) Kendine ilişkin yorum yapmamayı yeğleyen Fransız romancı Roger Martin du Gard’ın ölümünden sonra yayımlanması üzere yazdığı vasiyet-düşüncede, algılanışı ve kendilik bilincine ilişkin düşünceleri, Tahsin Yücel’i akıllara getiriyor büyük ölçüde: “Kendimden söz ettirmeye çalışmıyorum, övgü ardından koşmuyorum diye çevremde bir ‘alçakgönüllülük söyleni’ yaratıldı. Alçakgönüllüysem kendi değerimin de, yapıtımın değerinin de ne olduğunu bildiğim, bir de romancı olarak gerçek niteliklerimle oranlı olmayan başarım beni bilincimde bir haksızlık gibi rahatsız ettiği için alçakgönüllüyüm… Ben bir sonucum yalnızca. Hiçbir yenilik getirmedim. XIX. yüzyılda Fransız, Rus ve İngiliz romancıların açtığı toprakları özenle, beğeniyle, dürüstlükle ekip biçmekten başka bir şey yapmadım.” (s.153) Okursuz Olmaz! “Yazma edimi tanım gereği bir ‘başkası’nın varlığını öngörür: karşınızda ya da kapınızda yazınızı bitirmenizi bekleyen biri yoktur kuşkusuz, ama, yazdığınız ne olursa olsun, yazma edimi her zaman bir ‘okur’u varsayar.” (s.164-165) Her yazarın bir ‘ülküsel’ okuru olduğunu belirttikten sonra, ikisi arasındaki ilişkiyi şöyle betimler Yücel: “Yazar okurunu kendi birikimi doğrultusunda tasarlar, okur da yazar’ı kendi birikimi doğrultusunda alımlar.” (s.171) “Kendimizden aşağı gördüğümüz, cafcaflı sözler, çarpıcı imgeler, fazlasıyla görkemli kişiler ya da içerikte hiçbir şeyin karşılığı olmayan biçimsel yeniliklerle başını döndüreceğimizi umduğumuz (dolayısıyla küçümsediğimiz) bir okur için yazdığımız yapıtlara gelince,” Bu tür yapıtların sonu bellidir şimdiden Yücel’e göre. “Sıradan okuru ülküsel okur düzeyine doğru getiren sürecin işlemesiyle, yavaş yavaş silinirler ortadan, zaman zaman adlarının kaldığı olur, kendilerinin kaldığı enderdir. (s. 176-177) Yazın Gene Yazın’ın özetini Tahsin Yücel’in sözleriyle bitirirsek, “Sözcükler birer serüvendir,” diyecektir. Tamam, “yazarın onlarla eğlendiği de, onlar yüzünden acı çektiği de olur, ama onlarla ilişkisi hiçbir zaman oyun değildir. Oyun bir yana, yazmak, bir çok gerçek yazar için, yalnızca bir yaşama biçimi olarak bile kalmaz, yaşamın yönünü belirler.” (s.104) |

RSS Feed