Vahşi Hayat, Medya ve Savaş 12/21/2002
![]() ABD, Basra Körfezi'ndeki yığınağını yılbaşı ertesi Irak'a saldırabilecek ölçüde güçlendirirken Türkiye'deki "sessiz çoğunluk", dünyanın hemen her ülkesindeki benzerleri gibi, Körfez Savaşı'nda (Galiba pek yakında I. Körfez Savaşı'nda diyeceğiz.) "tattığı"büyük televizyon "ziyafetine"gizli bir sabırsızlık içinde hazırlanıyor. Bağdat yönetiminin, kitle imha silahlarına sahip olmadığını belirttiği yaklaşık on iki bin sayfalık bildirimi Birleşmiş Milletler'e (BM) sunup, denetçilere kapılarını sonuna kadar açtığı şu günlerde; Washington yönetimi, saldırı için "ikna edici bir gerekçe"bulacağından emin, operasyon hazırlıklarına hız veriyor. Zira Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) Ocak ayı içinde saldırı başlatmasını sağlayacak kadar uçak, gemi, tank, bomba ve asker hazır ettiği artık herkesin malumu. Yanı başımızda savaş kazanı kaynatılırken ve Türkiye'nin "mevzii"henüz belli olmamakla birlikte taraf tutacağının çoktan kesinleştiği bir aşamada, savaşa karşı çıkmayan memleket insanının çoğu, dünyanın pek çok ülkesinde "tadından yenmeyen"izlenme oranlarına sahip vahşi hayat belgesellerini tüketerek sindirim sistemini ana yemeğe hazırlıyor. Vahşi Hayat Belgesellerinin İştahlı Seyircileri Ağır çekim bir vahşi hayat belgeseli ekranı kaplıyor ve davudi sesli adam görüntüye uygun konuşmasına başlıyor; "Evet...beyaz başlı kartal yukarıdan süzülüyor...aşağıdaki dağ horozunun...az sonra olacaklardan haberi bile yok..." Üflemeli bir çalgıdan yükselen ıslık benzeri seslerle sağlanan, kartalın süzülüşünün işitsel efektiyle kendimizi bir anda İyi Kötü Çirkin filminin tehlike sinyalleri çalan bir sahnesinde buluveriyoruz. İzleyiciler sahte bir şaşkınlıkla irileştirdikleri gözlerini televizyona dikip yorum yapıyorlar; "Bi kere gözüne kestirdi ya, ne yapar eder yutar o horozu!" Çekim normale dönmüştür ama davudi üst ses "ağırlığını" hala hissettirmektedir; "Şimdi dalıyor...horoz kurtuluyor...ama bu dalış...birazdan gelecek son darbenin ilk hazırlığı...kartal...horozla...adeta kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor..." İzleyiciler; "Bak bak bak, nası dalıyoo! Acayip bi şey ya, bitti o horoz bitti!" Üst ses; "İşte...ölümcül darbe de indi...avcı...ustalığını bir kez daha kanıtladı...doğanın kuralı bu...sadece en iyiler kazanır...ve hayatta kalır." İzleyiciler ağızları açık bir halde birbirlerine bakıp; "Vay be" diyorlar. "Görüyor musun hiç affı yok!" Dağ horozunun çaresiz çırpınışları sona erdiğinde izleyicilerin ağız şapırtılarından henüz doyulmadığını, büyük bir iştahla ana yemek için sabırsızlanıldığını anlıyoruz. İşte televizyonları başındaki insanlar ufuktaki büyük yıkıma böyle hazırlanıyorlar. Sosyal Darwinizm ve Rekabetçi Sosyal Hayat Darwinizm, vahşi hayat belgesellerinin sınırlarını aşıp "en uygunun hayatta kalmasının" (Bunu, "en güçlünün hayatta kalmasının" olarak da okuyabiliriz.) normalliğini vazederek hayatın her alanına sızıyor ve nüfuz ediyor. Bilindiği gibi, ırkçılıktan militarizme hatta ve hatta sosyalizme varıncaya dek hemen her görüşe belirli dozlarda sirayet eden ama aslında; rekabeti sosyal hayatın merkezine bir zorunluluk olarak koyan "bırakınız etsinler bırakınız geçsinler" zihniyetine içkin olan "sosyal darwinizm", insanların düşünce kalıplarına bulaştığında güçlünün her daim haklı olduğu yanılsamasını doğruymuşçasına meşrulaştırabiliyor. Zaten "sosyal darwinizm"in etki alanında gezinenler için "insan insanın kurdudur" ve kazanan her zaman haklıdır! Hitler mi? Kazansaydı o da haklılaşacak ve dünya barışına ne büyük "katkılar" sunduğu dillerden düşmeyecekti! Peki ya Medya? Kuşkusuz medya da hazırlıklarını sürdürüyor. Bağıra çağıra gelen savaşın kokusunu alan televizyonlar, savaş muhabirlerini uçak gemilerinden, uygun görüntünün alınabileceği otel çatılarına değin olay sathı mahallinin her noktasına sevk etmeye başladılar bile. Ne de olsa rekabet medya açısından da hayati ve gerçek zamanlı "sıkı" bir savaş filmi çekebilmek için en uygun görüntüyü alan orada da hayatta kalacak. Büyük yıkım ve vahşete pek az bir zaman kalmışken, ABD'nin müdahalesini haklılaştıracak haberler "Irak'ın uluslararası toplumun kurallarına riayet etmediği" gibi dayanakları muğlak bir tez üzerinden yavaş yavaş etrafa pompalanıyor. Şu sıralar başımızı ne yana çevirsek tarihsel olayların sebebini kişiselleştiren; mesela I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesini Avusturya-Macaristan veliahdının suikasta uğramasına bağlayan, sathi yorumların benzerleriyle karşılaşıyoruz. Medya yorumcuları, zamane "kanaat önderleri", savaşı isteyip de istemezden geleni oynayarak işlerini pek iyi yapıyorlar. "Savaş çıkmasa iyi olur ama," diyor biri. "Saddam da inadı bıraksın artık, akıllı olsun!" Ardından bir başka "mütebahhir" yorumcu ekliyor; "Zaten Bush ailesinin Saddam ile görülecek bir hesabı var!" Koca savaşı, BBG evinde birbirine horozlanan çocukların oyunuymuşçasına sunarak bizi rahatlatıyor ve pijamalarımızı giyerek güven içinde kazananın belli olduğu bir savaş filmi izleyeceğimiz "müjdesini" veriyorlar. Belki de tüm bu süreçte insanı en fazla "düşündüren", savaş karşıtları dışında savaş istemeyenlerin önemli bölümünün, muhtemel savaşa insanlık için değil fakat ülkenin "ali menfaatlerine" zarar verebileceği kaygısıyla karşı çıkıyor olmaları. Hemen herkes Dışişleri Bakanlığı'nın fahri sözcülüğünü üstlenmiş gibi; televizyon ve gazeteler "Türkiye'nin ekonomik çıkarları ne olacak!", "Ya turizm baltalanırsa!" nidalarından geçilmiyor. Acı ama, maalesef Bağdat'taki bir otelin üstünde konuşlanan CNN muhabirinin davudi sesini işiteceğiz ve koltuklarımıza kurulup saldırı anının daha "uygun" görüntüsü için kanallar arasında gezinerek yeni bir vahşi hayat belgeseli izlemeye koyulacağız. Pek azımızın aklına savaşın yarattığı yıkımlar ve başlarına yağan bombalardan kurtulup hayatta kalmayı "başarabilen" savaş mağdurlarının çaresizlikleri gelecek. |

RSS Feed