Emrah Polat - yazarın resmi sitesinde biyografisi yazıları ve romanı hakkında basında çıkmış haberler bulunmaktadır
 
Picture
Maç içindeki çılgınlıkları, çokça tanık olduğumuz, hakemi aldatmaya yönelik "artistik hareketler" kategorisinde yer almıyor; aksine sonucunu ve bedelini umursamadan hareket edilen rasyonalite dışı bir sahada top koşturuyor Pascal.
Beşiktaş taraftarları, ellerindeki 'kombine bilet' kozunu kullanarak nihayet Pascal Nouma'ya kavuştular. Artık onlar için oynayan biri var sahada. Ancak vuslat, ilk maçta erken gelen kırmızı kartla kısa sürdü ve bundan sonra "tartışmalı kararlar" galiba her zaman erken olmasa da sık verileceğe benziyor. Ve işin içinde Pascal olunca, tartışmalar sadece kararlarla sınırlı kalmıyor; kırmızı kart görerek atıldığı ilk maçın sonunda, hakemin "zenci futbolcu" nitelemesiyle kendimizi bir anda Fransız Milli Takımı'nın mağribi futbolcuları hakkında ırkçı Le Pen ve karşıtları arasındaki hararetli tartışmaların birkaç boy küçüğü içerisinde buluverdik.
Asi tabiatlı, ne zaman ne yapacağı pek kestirilemeyen, tuhaf sıfatını hak eden insanlardan biri Pascal. Onun tuhaflıkları sansasyonel medyanın arayıp da bulamadığı bir maden adeta; zira yakında Laila'nın gizli sahibi ilan edilirse şaşırmayacağız. Zaten gece kulüplerinde hesap istediğinde, işletmecilerin ellerini ovuşturarak ve kurnaz tüccarlardan miras sırıtkan çehrelerle "Lafı mı olur Pascal'cığım, gene bekleriz!" dediklerini işitir gibiyiz.
Reklam şirketleri 'marka imajına' halel getirmeyeceğinden emin olsalar, üç reklamdan birinde onu görmemiz işten bile değil. Pascal da böyle bir duruma dünden razı olduğu için her fırsatta onlara pas atıp duruyor. Ancak atılan pasları "değerlendirebilmek" pek kolay gözükmüyor; nihayetinde Pascal bu, sağı solu belli mi olur? Bugün bir meşrubat reklamında oynatırsın, ertesi gün antrenman esnasında sıkışacağı tutar, gider aynı meşrubatın şişesini küçük abdestiyle dolduruverir. Gerçi "12 Dev Adam"ın hüsranla biten Amerika serüveninin ve İlhan Mansız'ın sakatlığının yarattığı boşlukta, Pascal'a olan ilgiyi paraya tevdi etme fikri, taşıdığı riske rağmen, kimilerinin iştahını ziyadesiyle kabartıyordur.
Reklam şirketleri, gösteri toplumunun spekteküler malzeme avcıları, muhtemelen bu riski kaldırabilecek bir ürün bulup Pascal Nouma'yı altın yumurtlayan tavuğa dönüştürme telaşındalar. Hemen her şeyi paketleyip satmada "mahir" olan yaratıcı yönetmenler, yakında Pascal Nouma'yı terbiye edecekleri uygun sosa yatırıp ardından hafif ateşte kıvamı tuttururlarsa hiç sürpriz olmayacak.

Neden bu kadar sevilir?
Onun maç içindeki çılgınlıkları, çokça tanık olduğumuz, hakemi aldatmaya yönelik "artistik hareketler" kategorisinde yer almıyor; aksine sonucunu ve bedelini umursamadan hareket edilen rasyonalite dışı bir sahada top koşturuyor Pascal. Hatta bazen top koşturuyor mu koşturmuyor mu anlamakta zorluk çekiyoruz ya, neyse.
Yönetim için sahadaki Pascal bir dert, dışarıdaki başka bir dert. Onu zaptedip "yola getirebilmek" hayli zor. Onlar dertlerine derman bulmaya uğraşa dursunlar, taraftar Pascal'a olan "bambaşka" aşkını dillendirmeye devam ediyor. Pascal'a, futbolla ilgilenen ilgilenmeyen bir yığın insanın, bazen yaptığı "deliliklere" tebessüm ederek, bazen de tribünlerde yankılanan hoş tezahüratlara eşlik ederek gösterdikleri aşırı ilginin sebebi ne olabilir ki? Kolektivizm adına, futbolcuların çoğunu üretim bandında kuzu kuzu vida sıkan ve yaptıkları işten zevk almamalarına rağmen fabrikalarına verilen kalite ödülleriyle övünen paralı işçilere dönüştüren futbol endüstrisinin, bir türlü ehlileştiremediği; fakat henüz "etinden sütünden" layıkıyla istifade edemediğinden vazgeçmekte de zorlandığı bu asi çocuk neden bu kadar sevilir? Sadece sonuca endeksli olmayan bir tür içtenlikle hareket ettiğinden mi?
Kim bilir, belki de çoğumuz kaybettiğimiz bir yanımızın izlerini onda görüyoruz. Başka düşünürlerden farklı olarak "Doğal insan iyidir" diyor Rousseau. "Onu toplum yozlaştırmıştır" (İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine deneme). Toplum içindeki insanların doğal yaşama halindeki özgürlüklerin özlemini çektiğini iddia ediyor. İşte Pascal Nouma, 'toplum sözleşmesinin' gereklerine riayet etmeyen -doğrusu yapısı gereği edemeyen ancak yine de "rehabilite" edilebileceğine kanaat getirilerek toplum içine salınan bir doğal insan gibidir; hem nefret edilen hem sevilen bir insan. O, topunu nefretle sevgi arasındaki ince çizgide bir o yana bir bu yana savrularak sürer. Söz konusu kişi Pascal olunca, nefretle sevgi arasındaki mesafe küçük bir sarkacın birden açılan ve aynı hızla kapanan salınımlarına dönüşerek, hangisinin nerede başlayıp nerede bittiği belirsizleşiverir. Nefret edilir; çünkü 'ortak kabullere' riayet edemediğinden ne yapacağı, nerede patlayacağı önceden kestirilemez. Sevilir; çünkü davranışlarının kökeninde mahalle delilerine has bir saflık ve sempati görülür.
Mahalledeki deli örneğinde olduğu gibi, başkalarıyla oynamasını uzaktan izlemesi hoştur ama sizinle oynuyorsa bu sefer başkaları için hoş olacaktır. Bu gerilimi sık yaşayan ve sebep olduğu olaylar hakkında açıklama yapmak zorunda kalan yöneticilerin tabiriyle, "kulübe istemeden verdiği zararlar" yarım ağız bir müsamaha ile karşılanmak zorundadır. Ne de olsa mahalleli her şeye rağmen onu hâlâ sevmektedir ve o Pascal'dır, ne yapsa yeridir.
Kendine sağladığı bu özerk alanda ne kadar top koşturacağı bilinmez; fakat mahalleye renk katan delilerin maalesef "akıllandırıldıkları" ya da mahalledeki yerlerini kaybettikleri iyi bilinir. Pascal, Pascal olarak kaldıkça kırmızı kartları görerek mahalleden kovulmaya ve sonunda yenilmeye mahkumdur; ancak gönüllerdeki müstesna yerini kaybeder mi, galiba hayır.