İnsani Kötülüğün Dipleri 01/10/2007
![]() Fiziksel ve ruhsal sorunlarına iyi gelebileceğini düşünen doktorların önerisiyle, denizlerde geçirdiği gençlik yılları ardından yazar olmaya karar veren Joseph Conrad (1857-1924), gerek üslubu, gerekse insanın karanlık yanlarını ve doğayla “savaşımını” konu edinen yapıtları ile, dünya edebiyatında önemli bir yer edindi kendine. 1890 yılında çıktığı Kongo yolculuğundan esinlenerek kaleme aldığı, 1899’da yayımlanan, hikaye içinde hikaye biçiminde kurguladığı kısa romanı Karanlığın Yüreği, Thames Nehri’nde, bir gezi teknesinde başlar. Ana anlatıcı yer yer araya girerek bizi serüvene hazırladığında, hikaye anlatıcısı Marlow’u tanırız yavaştan: “Marlow (öyküler kıvırmaktaki eğilimi sayılmazsa) tipik bir denizci değildi ve ona göre öykünün anlamı çekirdeğin içinde değil, ama dışında, siste haleler oluşturan ışık gibi, öyküyü sarıp sarmalayan bir şeydi.” (s. 8-9) Derken, Marlow’un, çevresindeki denizcilere yaşadığı etkileyici bir olayı anlatmasıyla, Kongo Nehri’nin ağzından girerek Belçika Kongo’sunun diplerine ilerlenir. Burası Marx’ın, Kapital’in I. cildinde, “Avrupa dışında düpedüz talan, köleleştirme ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, anayurda taşınarak sermayeye çevrildi.” (s.771) diyerek, veçhelerinden birini tanımladığı ‘ilkel birikim’ için “bulunmaz” yerlerdendir. Ve Conrad’ın, Kongo Nehri boyunca gördüğü, her yere sinen ölümden başka bir şey olmayacaktır bundan böyle. Kongo Nehri’nin kaynağına ilerleyen romanda, Marx’tan yapılan alıntının “kanlı canlı” örnekleriyle sık karşılaşırız: “Siyahi şekiller çömelmiş, uzanmış, toprağa tutunmuş, gövdelerine yaslanarak, ağaçların arasında oturuyorlardı. Kah yarıya kadar dışarı çıkan, kah loşlukta zor seçilen bu insanlar, acının, çaresizliğin ve umutsuzluğun tüm biçimlerini sergiliyorlardı. Yamaçta bir başka maden patladı ve ayağımın altındaki yer sarsıldı. İş devam ediyordu. İş! Ve işte burası işçilerden bazılarının ölmeye terk edildiği yerdi.” (s.25) Bu noktada, “Peki ama insan nasıl bu denli kötü olabiliyor?” sorusu akla geliyor. Kim bilir, belki de ahlakın yorumunda yatıyor sorunun yanıtı: İnsanın yapması gerekenler midir ahlak, yapabilecekleri mi yoksa? Kısa romanını insanın karanlık yanlarına ilişkin özlü sözlerle çoğaltan Conrad ne derdi bilinmez, ama adı yolculuk boyu Marlow’un karşısına çıkan, geminin adeta görünmez ve büyüleyici yolcusu Kurtz kesinlikle ikinci yoruma inanıyor; yapabileceklerinin sınırında yattığına inanıyor ahlakın. Neden sonra, Marlow’la birlikte, Batı “uygarlığı”nı temsil eden Kurtz’u görmeye can atıyor, istasyonuna gitmek için serüvene ortak oluyoruz biz de. İçindeki şiddeti açığa çıkaran, bir zamanların iyi eğitimli “uygar insan”ı Kurtz, ‘mutlak kölelik’ dahil sömürgeciliğin her biçiminin yaşandığı fildişi dünyasının yarı-tanrısı olmuştur artık. Sonunda, merak edilen “gül yüzlü” gözükür; hastalık içinde kıvranan Kurtz, ölmek üzere olmasına karşın her şeyin hakimidir tuhaf biçimde. “Dehşet! Dehşet!” diyerek öldüğünde ise, o ana tanık olan Marlow’a tek şey düşecektir: Kurtz’dan kalanları Avrupa’ya götürmek! Birinin Karanlığı Diğerinin Aydınlığı Sömürgeciliğin uygarlık adına insanlığa verdiği zarar bilinen bir gerçek. Karanlığın Yüreği’ni, sömürgeciliğin vahşi yüzünü doğrudan konu edinen ilk roman olması yanında hala okunur kılan başka nedenler de var kuşkusuz: Örneğin –bütün klasikler gibi- farklı okumalara açık bir roman karşımızdaki; Marksist, psikanalist, postkolonyal vb., bu yönüyle de güncelliğini hala koruyabiliyor. Elbette, her romanı olduğu gibi, Karanlığın Yüreği’ni de çeşitli yönlerden eleştirmek olası: ‘Zıtların birliği ilkesi’ni anımsarsak; her pozisyon alış, karşı ucu da içinde barındırır kural olarak. Dolayısıyla, Conrad’ın yaşarken belki de hiç düşünmediği bir sonuç; eleştirdiği sömürgeciliği –“uygarlaştırma” idealine bel bağlayarak- olumladığı sonucu öne sürülebilir kolaylıkla. Madem eleştiriyoruz, eleştirimizi destekleyen sorulardan biriyle Conrad’ın “öteki”ne bakışını az da olsa deşmeye çalışalım: Kitapta çeşitli biçimlerde (eğretileme, betimleme, simge) sıkça karşımıza çıkan aydınlık-karanlık ‘ikili karşıtlığının’ bir yansıması olarak Kongo Nehri ve kıyıları neden karanlık içindedir hep, romanın anlatılmaya başlandığı Thames Nehri ve kıyıları “ışıltılı” biçimde betimleniyorken? Oysa, Thames’ın ve içinden geçen Londra’nın her anlamda ne denli “aydınlık” olduğu gayet iyi bilinir herkes tarafından. Tüm “zaaflarına” karşın, emperyalizm eleştirisi bağlamında değerlendirilebilecek romanında, Leh kökenli İngiliz yazar Conrad’ın, emperyalizmi ‘genelleştirmek’ adına da başarılı adımlar attığı öne sürülebilir: Açıkça Belçika şirketi olmasına karşın, Conrad “şirket” demeyi yeğliyor örneğin Marlow’un çalıştığı yer için. Ya da, Kurtz bilindiği gibi bir Alman adı, ama Conrad, Kurtz’un babasının yarı Fransız, annesininse yarı İngiliz olduğunu belirterek, 19. yüzyılın emperyalist gücü Avrupa’yı “temsil” edecek battallıkta bir kıyafete sokuyor onu. Sonuç olarak, insan doğasına neşter vurduğu romanlarından sızan irini, imge gücü yüksek özlü sözlerden oluşma cümlelerle sergileyen Conrad, kendi mutluluğu adına en korkunçları da dahil her yola başvurabilen bir karaktere dönüştürdüğü Kurtz aracılığıyla, “İnsan insanın kurdudur!” diyerek ‘doğal durumu’olumsuzluk üzerinden tanımlayan Hobbes ve benzeri düşünürlere yakınlaşmayı tercih ediyor Karanlığın Yüreği’nde. |

RSS Feed